Orijinalini görmek için tıklayınız : Büyük Adam Kimdir?
ayparcam
28.07.2008, 12:23
Ahirete bir büyük adam göçtü. Kimdir bu zat? Onun kim olduğunu söylemeden önce, bir başka sorunun cevabını vermek gerekiyor. ''Büyük adam kimdir? Kime büyük adam derler?''
''Büyük adam, orduları yenmiş, ülkeleri fethetmiş adam mıdır?''
''Hayır.''
''Büyük adam, çok alkışlanan adam mıdır?''
''Hayır.''
''Büyük adam, çok yüksek makam ve rütbelere çıkmış adam mıdır?''
''Hayır.''
''Büyük adam, çok şeyler yıkan veya yapabilen adam mıdır?''
''Hayır.''
''Büyük adam, tarihlere geçmiş veya geçebilecek adam mıdır?''
''Hayır.''
''Büyük adam, adına anma toplantıları yapılan adam mıdır?''
''Hayır.''
''Ve nihayet büyük adam, herkes tarafından büyük tanınan, büyük sanılan, büyük gösterilen veya büyüktür diye ilan edilen adam mıdır?''
''Hayır.''
Ya öyle ise, kimdir büyük adam?
Büyük adam, yaratılış gayesini bir an hatırından çıkarmayan, bu hedefe doğru yürüyen ve bu hedeften hiç bir zaman şaşmayan ve ayrılmayan adamdır.
Büyük adam, her harekâtının, her an zapt edildiğini bir an dahi aklından çıkarmayarak, her anının hesabını vereceğinin dikkat ve şuuru ile 'İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râcîûn' hakikatinin idrâki içinde bulunan adamdır.
Büyük adam, Allah'ın rızasından başka hiç bir şeyi gaye edinmemiş ve nefsine; 'Ey nefis takvâ ve amel-i sâlih ile Hâlikını râzı etti isen, halkın rızasını tahsile lüzum yoktur. O kâfidir. Eğer halk da Allah'ın hesabına rıza ve muhabbet gösterirse iyidir. Şayet onlarınki dünya hesabına olursa kıymeti yoktur. Çünkü onlarda senin gibi âciz kullardır' diyebilen ve o esasa riâyet edebilen kişidir.
Büyük adam, dâvası büyük olan adamdır.
Büyük adam, himmeti büyük olan adamdır.
Büyük adam, hedefi büyük olan adamdır.
Büyük adam, nefsi emaresini yenmiş adamdır.
Büyük adam, dünyaya, menfaate, şöhrete, mala, paraya, makama ve nefsine esir olmayan adamdır.
Büyük adam, meşru lezzetleri dahi dâvası uğruna terk eden adamdır.
Büyük adam, şeytanına 'Eyne'l-mefer' dedirten adamdır.
Büyük adam, darağaçlarına, zindanlara, kurşunlara, tehditlere ve tehlikelerin her türlüsüne meydan okuyan, pabuç bırakmayan adamdır.
Büyük adam, şehitlik makam rütbesinin üstünde makam ve rütbe tanımayan adamdır.
Büyük adam, büyüklük dâvâsı olmayan adamdır.
Ve nihayet büyük adam, bütün küçüklüklerden sıyrılmasını bilmiş ve bütün büyüklükleri şahsında cem'etmiş adamdır.
(Büyük Adam Kimdir? Yazısı Bir DAVA ADAMI'nın Notları isimli kitaptan alınmıştır)
besyo_cu
21.02.2009, 21:34
Bir Anda Uykudan Kalktim
çok ilginç bir ışık gördüm ama odanın ışığı kapalıydı
bir baktım saat 3:30 gece facir vakti
peki gördüğüm bu kadar ışık nerden
-----
birden şaşırıp kaldım baktım ki elimin yarısı duvarın içinde
hemen elimi çıkardım korku içinde oturup elime bakıyordum
tekrar elimi duvara dogru uzattım yine elim duvarın içine giriyordu!!!!!!!!
--
bir gülümseme sesi duydum
Yüzümü kardeşime dogru çevirdim, yatıyordu
korku içinde yatağımdan kalkıp kardeşimi uyandırmaya gittim
ama cevap vermedi
annemin odasına doğru gittim
babamı uyandırmaya çalıştım
birilerinin bana cevap vermesini istiyorum ama kimse cevap vermiyordu
annemi uyandırmak üzereyken, baktım ki annem uykudan uyandı
uykudan uyandı ama benimle konşmuyordu
---
bismillahirrahmanirrahim diyordu ve tekrarlıyordu
babamı uyandırdı, kalk kalk bir bakalım çocoklara dedi annem
şimdi zamanımı bırak uyuyayim yarın ola hayr ola dedi babam
ama annemin israrı üzerine babam kalkıverdi şaşkınlık içerisinde beraber odamıza doğru geldiler
---
başladım bağırmağa, anne, baba ama hiç birisi cevap vermiyordu!!!
annemin elbisesini çekiyor beni dinlemesini istiyordum ama annem beni hissetmiyordu!!!
başladım annemin arkasından yürümeye ta bizim odaya kadar
odamıza girdi ve ışıkları açıverdi
ama benim için fark etmiyordu çünkü benim için her taraf ışıktı
tam o sırada çok ilginç bir şeyle karşılaştım
---
kendi vücüdumu gördim!!!
evet kendi vücüdumu
oturup kendi kendimi seyredıyordum, iki taneydim
kendi kendime soruyordum kimdir bu acaba? Nasılda bana benziyor!!!
başladım kendi kendimi uyandırmaya, bu kabustan kurtulayım diye
ama uyanamadım
---
babam dedi ki bak yatıyorlar işte hadi yerimize gidelim
ama annem sakin olamadı ve benim uyuduğum yatağa doğru gelerek
beni uyandırmaya başladı kalk muhammed kalk bana cevap ver
ama cevap veremiyordu!!!
bir kaç defa uğraştı ama yok. Birden baktım ki babamın gözlerinden yaşlar dökülüyor
o babam ki şimdiye kadar onun göz yaşlarını görememiştim
bağırışmalar başladı oracık yerden .. kardeşim uyandı ve sordu ne oldu?
annem ona bağırarak, abin muhammed olmüş çok acıklı bir şekilde ağlıyordu
---
bağırmalar fazlalaştı
anneme giderek, anne ağlama ben burdayım bak bana!!
ama kimse bana cevap vermiyordu, neden?
oturup bağırmaya başladım, burdayım bakın işte
ama kimse cevap vermiyordu
başladım bağırmaya ya rabbi, ya rabbi ne olur beni bu rüyadan ve olduğum durumdan kurtar
---
uzaktan bir ses duydum ve geldikçede yükseliyordu
bu ses allah’u taalenin bir ayeti idi
((andolsun sen bundan gaflette idin, derhal biz senin perdeni kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir))
birden iki kişi beni tuttular, ama insan değillerdi
çok korktum !!
başladim bağırmaya, bırakın beni, siz kimsiniz? Ne istiyorsunuz?
kabire kadar senin gardiyanlarınız dediler
----
ben ölmedim, daha yaşıyorum dedim
neden beni kabire götürüyorsunuz? bırakın beni!! Ben hissediyorum, konuşuyorum ve görüyorum, ben ölmedim
bana gülümseyerek cevap verdiler
dediler ki, ey insanlar sizzler çok ilginç yaratıksınız, sanıyorsunuz ki ölüm hayatın sonudur ama bilmiyorsunuz ki asıl olan sizin yaşadığınız hayat bir rüyadan ibaret olup öldüğünüz zaman uyanıyorsunuz.
beni kabire doğru çekiyorlardı hala
yoldayken baktım ki benim gibi insanlar ve yanlarında da aynı o iki yaratıktan var, kimi ağlayor kimi gülüyor ve kimi ise bağırıyordu
onlara sordum neden böyle yapıyorlar?
dediler ki, bu insanlar şaşkınlık içerisindeler, nereye gittiklerini biliyorlar, kimisi dalalettedir.. korku içinde sözlerini keserek sordum:
ateşe gidiyorlar mi yani?
evet dediler '
konuşmalarına devam ederek, o gülenler ise cennete gidiyorlar
hemen sordum onlara, peki ben nereye gidecem??
dediler ki, sen bazen iyi gidiyordun, bazende kötü
bazen tövbe edip ertesi gün günah işliyordun ve izlediğin yol tam olarak belli değildi
ve hep öyle yitik kalacaksın
sözlerini korku içerisinde keserek sordum:
yani ben ateşemi gidiyorum yoksa?
Onlarda, Allahın rahmeti geniştir ve yolculukta uzundur dediler
---
yüzümü çevirdim korku içerisinde baktım ailem, babam, amcam, kardeşlerim ve akrabalarım hepsi
Bir sandık içinde beni taşıyorlardı
Onlara koiarak gittim ve onlara dedim ki benim için dua edin lütfen
Ama kimse bana cevap vermiyordu
kimi ağlıyordu kimi ise hüzünlüydü
Kardeşime giderek, dikkatli ol dünyanın fitnesi seni kandırmasın
Beni duymasını çok isterdim
O iki melek beni kabirdeki cesedimin üzerine bağladılar
baktım ki babam toprak atıyor üzerime
Kardeşlerim topak atıyor
Ordaki insanlar hepsi üzerime toprak atıyordu
----
dedim ki, ahh keşke onların yerinde olsaydım Allaha tevbe etseydim
dün sabah namazımı kılsaydım
Keşke her gün rabbime dua etseydim
Keşke her gün tevbemi yenileseydim
Keşke kötülüklerden uzak dursaydım
Başladım bağırmaya, ey insanlar dikkatli olun dünya hayatı sizleri kandırmasın
en azından birisinin beni duymasını çok isterdim
Peki sen beni duyuyormusun ???
Veli Bircan
21.02.2009, 21:40
Valla Çok Kana Dokunan Bir Yazı...Allah Hiçbirimizi Keşke Diyenlerden Etmesin...Allah Sonumuzu Hayır Etsin
ebubekir çakmak
01.03.2009, 11:09
RUHUMUZ
Bir zamanlar, büyük ve güçlü bir ülkeyi yöneten kralın 4 eşi varmış.
Kral en çok dördüncü eşini severmiş, bir dediğini iki etmez,
her şeyin en güzelini en iyisini ona verirmiş.
Kral üçüncü eşini de çok severmiş. Bu güzelliğin bir gün kendisini terk edebileceğinden korktuğu için, onu çok kıskanır, üzerine titrermiş.
İkinci eşini de severmiş kral. Kendisine karşı her zaman iyi ve sabırlı davranan eşi,
kralın ne zaman bir derdi olsa daima onun yanında bulunur sorunun çözümünde ona destek verirmiş.
Kraliçe olan birinci eşiymiş kralın. Onu en çok seven, karşılık beklemeden seven, sağlığına ve hükümranlığına en büyük katkıyı sağlayan bu eşi olmasına rağmen, kral birinci eşini sevmezmiş ve onunla hiç ilgilenmezmiş.
Bir gün kral ölümcül bir hastalığa yakalanmış. Yakında öleceğini anladığı ve öldükten sonra yapayanlız kalmaktan çok korktuğu için, eşlerinden hangisin ölüm yalnızlığını kendisi ile paylaşmak isteyebileceğini öğrenmek istemiş.
En çok sevdiği dördüncü eşine
ölüm yolculuğunda kendine eşlik etmek ister mi diye sorduğunda aldığı yanıt
kalbine bıçak gibi saplanan kısa ve net
“mümkün değil" olmuş...
Hayatım boyunca seni sevdim.
Sen benimle birlikte ölmeyi kabul eder misin sorusuna
üçüncü eşi de
"hayır, hayat çok güzel. Sen ölünce ben yeniden evleneceğim" diye yanıt vermiş.
Kral bir kez daha yıkılmış.
Her sorunumda her zaman yanımda olan bana yardım eden sendin,
bu sorunumda da bana yardımcı olur musun talebine karşı
ikinci eşinden;
"bu sorunun için hiç bir şey yapamam,olsa olsa sana mezarına kadar eşlik eder,
güzel bir cenaze töreni yaptırır ve yasını tutarım" karşılığını almış.
Büyük bir hayal kırıklığı yaşamakta olan kral
birinci eşinin sesi ile irkilmiş.
"nereye gidersen git seninle olurum, seni takip ederim..."
Ah diye inlemiş kral;
"keşke bir şansım daha olsaydı..."
Yaşamda hepimiz 4 eşliyiz aslında
-Dördüncü eşimiz vücudumuz.
Onun güzel görünmesi için ne kadar zaman, kaynak ve çaba
harcarsak harcayalım öldüğümüzde bizi terk edecektir.
-Üçüncü eşimiz sahip olduğumuz servetimiz ve statümüzdür.
Ölür ölmez başkalarına yar olacaktır.
-İkinci eş,ailemiz ve dostlarımızdır.
Tüm sorunlarımızı paylaştığımız bu kişilerin
en son yapabilecekleri şey bu dünyadan gözleri yaşlı bizi uğurlamak olacaktır.
-Birinci eş ise ruhumuz.
Bizimle gelir...
MeLody58
01.03.2009, 11:17
gerçekten dogru güzeldi tesekkürler qardas
ebubekir çakmak
01.03.2009, 11:18
ARKADAŞLAR BİRAZDAN PAYLAŞACAĞIM HİKAYEYİ HEMEN HEMEN HEPİNİZ BİLİRSİNİZ AMA BEN BİRDAHA SİZLERE BİLDİRECEM ÇÜNKİ BİLDİĞİNİ BİLMEK KADAR GÜZEL BİŞEY YOKTUR!!!
BU Hikayeyi ilk bana bir abim anlatmıştı allah ondan razı olsun çok büyük bir etkiisi olmuştu
müsadenizle hikayeye başlıyayım
BUNDADA VARDIR BİR HAYIR
Bir zamanlar Afrika''daki bir ülkede hüküm süren bir kral vardı. Kral, daha çocukluğundan itibaren arkadaş olduğu, birlikte büyüdüğü bir dostunu hiç yanından ayırmazdı. Nereye gitse onu da beraberinde götürürdü.
Kralın bu arkadaşının ise değişik bir huyu vardı. İster kendi başına gelsin ister başkasının, ister iyi olsun ister kötü, her olay karşısında hep aynı şeyi söylerdi:
"Bunda da bir hayır var!"
Bir gün kralla arkadaşı birlikte ava çıktılar. Kralın arkadaşı tüfekleri dolduruyor, krala veriyor, kral da ateş ediyordu. Arkadaşı muhtemelen tüfeklerden birini doldururken bir yanlışlık yaptı ve kral ateş ederken tüfeği geriye doğru patladı ve kralın başparmağı koptu. Durumu gören arkadaşı her zamanki sözünü söyledi:
"Bunda da bir hayır var!"
Kral acı ve öfkeyle bağırdı:
"Bunda hayır filan yok! Görmüyor musun, parmağım koptu?"
Ve sonra da kızgınlığı geçmediği için arkadaşını zindana attırdı.
Bir yıl kadar sonra, kral insan yiyen kabilelerin yaşadığı ve aslında uzak durması gereken bir bölgede birkaç adamıyla birlikte avlanıyordu. Yamyamlar onları ele geçirdiler ve köylerine götürdüler. Ellerini, ayaklarını bağladılar ve köyün meydanına odun yığdılar. Sonra da odunların ortasına diktikleri direklere bağladılar. Tam odunları tutuşturmaya geliyorlardı ki, kralın başparmağının olmadığını farkettiler. Bu kabile, batıl inançları nedeniyle uzuvlarından biri eksik olan insanları yemiyordu. Böyle bir insanı yedikleri takdirde başlarına kötü olaylar geleceğine inanıyorlardı. Bu korkuyla, kralı çözdüler ve salıverdiler. Diğer adamları ise pişirip yediler.
Sarayına döndüğünde, kurtuluşunun kopuk parmağı sayesinde gerçekleştiğini anlayan kral, onca yıllık arkadaşına reva gördüğü muameleden dolayı pişman oldu. Hemen zindana koştu ve zindandan çıkardığı arkadaşına başından geçenleri bir bir anlattı.
"Haklıymışsın!" dedi.
"Parmağımın kopmasında gerçekten de bir hayır varmış. İşte bu yüzden, seni bu kadar uzun süre zindanda tuttuğum için özür diliyorum.Yaptığım çok haksız ve kötü bir şeydi."
"Hayır" diye karşılık verdi arkadaşı.
"Bunda da bir hayır var."
"Ne diyorsun Allah aşkına?" diye hayretle bağırdı kral.
"Bir arkadaşımı bir yıl boyunca zindanda tutmanın neresinde hayır olabilir."
"Düşünsene, ben zindanda olmasaydım, seninle birlikte avda olurdum, değil mi? Ve sonrasını düşünsene!!!..."
yiğidoturan
01.03.2009, 13:13
güzel bir kıssa ben sık sık anlatıyorum bunu
elif büşra
01.03.2009, 14:02
sizin hayır bildiğniz işlerde şer,şer bildiğniz işlerde hayır vardır.
MeLody58
01.03.2009, 14:06
hayırda allahtan şerde Lutfunda Hoş Kahrında Hoş Rabbim..
Rabbim ölmeden dünya gafletinden uyandırır bize ölüm gelmeden tövbe edenlerde oluruz inş..
hayatın tam bi açıklaması olmuş..
tşkler..
bu hikayeyi bende çok seviyorum okudum yine okuma firsatı verdiğin için tşkler Bekir kardeşim
Allah bizim için neyin hayırlı olacağını gösteriyor göstergesi..
barikat58
01.03.2009, 16:23
daha önce okumuştum ama bu manidar olayı tekrar hatrlattıgınız için teşekürler
orhanakbulut_58
03.03.2009, 10:43
kim kastedilerek yazılmış acaba merak ettim doğrusu
Kardelencicegi
03.03.2009, 12:19
[Üye Olmayanlar Linkleri Göremez] ([Üye Olmayanlar Linkleri Göremez] 2kz2.gif)
PEYGAMBER EFENDİMİZ ZİYARETİNİZE GELSE
Eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse,
Yalnızca birkaç günlüğüne aniden çalsa kapınızı,
Merak ediyorum neler yapacağınızı...
Biliyorum ama
Böylesine serefli bir konuga açacağınızı en güzel odanızı,
Ona sunacağınız yemeklerin en iyisi olacağını,
Ve inandırmaya çalışacağınızı,
Onu evinizde görüyor olmaktan mutluluk duyacağınızı;
Gerçekten evinizde ona hizmet etmekten alacağınız hazzı.
Fakat söyleyin bana,
Efendimizi evinize doğru gelirken gördüğünüzde,
Onu kapıda mı karşılayacaksınız?
Yoksa onu içeri almadan önce, aceleyle,
Bazı dergileri, gazeteleri çarçabuk saklayıp
Yerine Kur'anı mı koyacaksınız?
Peki hala Amerikan filmlerini seyredecek misiniz televizyonda?
Yoksa kapatmaya mı koşacaksınız aceleyle,
O size kızmadan önce?
Kimbilir?
Belki de ağzınızdan hiç çıkmamış olmasını mı dilerdiniz,
Hatırlayamadığınız en son çirkin kelimeyi...
Peki ya dünyalık müziğinizi, kasetlerinizi de saklayacak mısınız?
Ve bunun yerine ortalığa,
Kitaplığınızın raflarında tozlanmış,
Hadis kitaplarını mı çıkaracaksınız?
Hemence içeriye girmesine izin verecek misiniz?
Yoksa teleşla ne yapayım diyerek,
Sağa sola mı koşturacaksınız?
Merak ediyorum:
Eğer Peygamber Efendimiz,
Bir kaç günlüğüne sizinle birlikte yaşasa,
Yapmaya devam edecek misiniz,
Her zaman yaptığınız şeyleri?
Ailenizdeki sohbetler eski halini koruyacak mı?
Her yemekten sonra sofra duası etmeyi,
Yine zor mu bulacaksınız?
Hiç yüzünüzü asmadan,
Oflayıp puflamadan,
Her vakit namazınızı kılacak mısınız?
Ya sabah namazı için,
Sıcacık yatağınızından,
Erkenden fırlayacak mısınız?
Peki ya yine mırıldanacak mısınız,
Her zaman söylediğiniz şarkıları?
Ve okuyacak mısıniz,
Her zaman okuduğunuz kitapları?
Peki bilmesine izin verecek misiniz,
Aklınızın ve ruhunuzun beslendiği şeyleri?
Yoksa hiç bilmemesini mi isterdiniz?
Şöyle diyelim yada:
Gideceğiniz her yere götürebilecek misiniz Peygamberi
de?
Yoksa birkaç günlüğüne değişecek mi planlarınız?
Tanıştırmaktan onur duyacak mısınız en yakın
arkadaşınızı onunla?
Yoksa hiç karşılasmamalarını mı umardınız,
Peygamberin ziyareti bitene dek birbirleriyle?
Şimdi söyleyin açık yüreklilikle,
Onun kalmasını ister misiniz sizinle?
Sonsuza dek, hep birlikte...
Yoksa rahat bir nefes mi alacaksınız,
Ziyareti bitip gittiğinde?
Gerçekten bilmek ilgi çekici olabilir değil mi?
Bilmek ve düşünmek,
Eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse
Yapacağımız şeyleri...
Eğer bir gün Peygamber Efendimiz ziyaretinize gelse,
Yalnızca birkaç günlüğüne aniden çalsa kapınızı,
Merak ediyorum neler yapacağınızı ...
Kardelencicegi
03.03.2009, 15:05
SİMİT PARASI!!!
Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak!
Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak için sabırsızlanıyordu. Defter ve kitaplarını çantalarına koydular.
Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar.
Yalnız, Ali hazırlanmamıştı. Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu.
Nihayet zil çaldı. Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi.
Ali, yerinden kalkmadı. Ağır ağır eşyasını topladı.
Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor, bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.
Öğretmeni, onun bu halini fark etti:-
Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?
Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:-
Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.-
Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?
- Ahmet arkadaşımız var ya…- Evet, ne olmuş Ahmet'e?
- Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi şeyler koymuyor.- Eee?-
Ona yardim etmek istiyorum. Ama benim yardim ettiğimi bilirse üzülür.
Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz de ona verseniz?
Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine koydu. Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı.
Sandalyesine oturup düşündü.
Ali hakkındaki bilgilerini yokladı.
Bildiği kadarıyla ailesinin durumu pekiyi değildi.
Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi.
Zengin bir ailenin çocuğu değildi.
Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini istemiyordu.
Nurhan Öğretmen:- Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?- Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi. Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.- Nerede çalışıyorsun?- Simit satıyorum.
Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi şimdi? Bunun gerçekleşmesi zordu. Onu, bundan vazgeçirmek için bir çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı. Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.
Nurhan Öğretmen, Ali'ye dondu:- Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.- Çok zengin bir işadamı…- Niçin?- İnsanlara daha çok yardım etmek için…- Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak simdi Ali, Ahmet'in ailesinin durumu pekiyi değil, bu doğru. Ama sizinki de bundan pek farklı değil. İstersen acele etme. Çok zengin olduğun zaman insanlara yardim edersin. Olmaz mı?- Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.— Neden olmaz?— Üç sebepten dolayı olmaz.
Birincisi: Bu para zaten benim değil. İyilik ettiğim için Allah, beni insanlara sevimli gösteriyor. İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp güvercinlere veriyor.
İkincisi: 'Ağaç yas iken eğilir.' deniliyor.
Şimdiden iyilik yapmayı öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam.
Üçüncüsü ise daha önemli:
Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum.
Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.
Bu sonuncusunu pekiyi anlayamadım, dedi.
- Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum.
Bundan fazlasını veremem. Allah, Cennet'i gücü kadar iyilik edene veriyor. Şimdi gücüm bu olduğuna göre, Cennet'in fiyatı birkaç simit parası kadardır. Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet'e girebilirim. Bundan daha karlı bir yatırım olur mu?
Nurhan Öğretmen'in gözleri dolmuştu. Başını 'Evet' anlamında sallarken Ali'yi evine yolladı.
Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali'nin bıraktığı paraların masa üstünde kaldığını fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paraları eline aldı.
Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. Bu paralar, bu bozuk SIMIT paraları, Cenneti satın alabilecek paralardı. Sanki hiç bırakmak istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.
Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen.
İçinin dolduğunu, Tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı… Ağladı… Ağladı.
Kendine geldiğinde aksam olmuştu. Yavaş adımlarla sınıftan çıkıp okuldan ayrılırken bekçi Sadık 'Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak, Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak' diye Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. Bekçinin hayretler içinde, 'Ne dediniz hocam?' demesini bile duymayan Nurhan öğretmen, bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti
Hikayeyi beğenmişseniz ve Ali'den utanmışsanız, maddi durumunuz iyi değilse bile, iki tane ekmek alıp bölgenizdeki bir fakirin kapısına bırakın.
Bir okul önünde biraz bekleyip yırtık ayakkabısı olan bir çocuğa ayakkabı alın.
Maddi ihtiyacı olan bir akrabanıza yardım edin.
Yeter ki boş durmayın!
Ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir.
RABİ bin Heysem anlatıyor: "Kişi ölmeden önce neye düşkünse onunla meşgul olur ve ruhunu öylece teslim eder. Ben bir ara son nefesini veren bir insanın yanında bulunuyordum. Adamın hali güzel değildi. Ben sürekli ona 'La ilahe illallah-Allah'tan başka ilah yoktur' sözünü telkin ederken o para sayar gibi parmaklarıyla oynuyor ve birtakım hesaplar yapıyordu."
Hayatı boyunca kalbini paraya bağlamış adam son nefeste kalbinden parayı atamıyor. Varlık áleminde kendini neyle meşgul ederse, sonsuz áleme doğru yol alırken de kalbi onunla meşgul olur.
İyilikleri ertelememek lazım. Yarın çok geç olabilir. Çünkü kimse beş dakika sonrasının kendisine ne hazırladığını bilemez. Hayat ne kadar gerçekse ölüm de o kadar gerçektir. Peygamberimizin, "Kabirleri ziyaret edin. O size ölümü hatırlatır" emri belleğimize bu gerçeği yerleştirme amacını taşır.
* * *
Bizler nefsimizin arzularını yerine getirmekte çok aceleciyizdir. Çoğu kez helal veya harama bakmadan nefsimizin isteklerine boyun eğeriz. İçimizdeki temiz duygular bizi doğruya yönlendirmek istediğinde bu temiz duyguları basit bir rüşvetle sustururuz. Daha vakit var deriz. Doğru olan, vaktini beklemeden vakti kollamak olmalıdır.
Hz. Ukbe anlatıyor: Bir seferinde Peygamberimizin arkasında ikindi namazını kıldım. Peygamberimiz selam verip namazı bitirdi ve sonra hızla yerinden kalkıp evine girdi. Biz de O'nun bu ani tavrından dolayı endişelendik. Peygamberimiz biraz sonra döndüler. Bizlerin endişelenmiş olduğunu anlayınca şöyle buyurdu: "Odamda biraz altın ve gümüş vardı. Onu hatırladım. Beni hayırda acele etmekten alıkoymasın diye hemen dağıtılmasını istedim. Onun için süratle eve girdim." (Buhari, ezan, 158; Nesai sehv, 104)
Peygamberimiz beş şey gelmeden beş şeyin kıymetini bil buyuruyor:
İhtiyarlığından önce gençliğinin
Hastalanmadan önce sıhhatinin
Fakirliğinden önce zenginliğinin
Meşgul zamanlardan önce boş vakitlerinin
Ölümden önce hayatının(Buhari, Rikak, 3).
Doğrudur. Hayatın değerini bilmek lazım. Zamanın da, zenginliğin de, sıhhatin de, gençliğin de.
İslam, hayatı ve nimetleri doğru ve verimli kullanmamızı öğütler. Hayattan kopmayı değil, hayata gerçek anlamını kazandırmayı emreder. Kuran ayetleri, hayatın sarhoş ettiği insanları sarsmaya çalışır. Manevi sarhoşluğun, bir şişeden gelen sarhoşluğa benzemediğini anlatmaya çalışır.
Hz. Mevlana şöyle der: "Dünya hayatı bir rüyadan ibarettir. Dünyada servet sahibi olmak rüyada define bulmaya benzer. Dünya malı nesilden nesile aktarılır ama hep dünyada kalır."
Evet, iyi işlerde ibadette, Allah'a yönelişte, tövbede acele etmek lazım. Peygamberimiz (SAV) şöyle buyurur "Faydalı işlerde acele ediniz. Zira yakın bir gelecekte karanlık geceler gibi birtakım fitneler ortalığı kuşatacaktır. O zaman insan, mümin olarak sabahlar, káfir olarak geceler. Mümin olarak geceler, káfir olarak sabahlar. Dinini küçük bir dünyalığa satar."
Kalbimizi sürekli Rabbimizle meşgul edelim. Unutmayalım, kişi hayatı boyunca neyle meşgul olursa hayatının son anında da onunla meşgul edilir. Dünyada kalbini vermek ayrı şey, dünyaya değer vermek ayrı şeydir.
* * *
Son nefesini veremeyen bir adamın halini büyük bir álime sordular. Dediler ki şu adam bir türlü can veremiyor. Şahadet kelimesini söyleyemiyor, garip bir hali var. Sanki sürekli bir işle meşgul, kalbi başka yerde.
O álim sordu: "Bu adam sağlığında neyle meşguldü işi neydi?" Dediler ki: "Duvarcı ustasıydı. İşine delice bağlıydı." Tecrübeli olan büyük álim şöyle dedi: "Gidin ve ona deyin ki 'Usta son tuğlayı koyduk. Duvar bitti'."
Öyle yaptılar. Kulağına öylece fısıldadılar. O zaman gördüler ki adam büyük bir coşkuyla oh dedi ve ruhunu teslim etti. Tekrar döndüklerinde álim zat şöyle izah etti: "Hayatını hep son tuğlaya endekslemişti, duvarı bitirmeye. Ölüm anında da yüce Allah oraya endeksledi."
Doç.Dr. Nihat Hatipoğlu
Bana izin ver anne!
Ölümün hiç ölmediği topraklara gideceğim. Kan otlarını söküp, üstüne hayatlar ekeceğim bahçemizin. Önümden çekil anne, ben acının bahçıvanı olacağım. Beyaz güllerimizi kan rengine boyayan o adama, elimdeki son beyaz gülü göstereceğim. Sen kırmızıdan başka elbise giymez misin? Diye sorarsa bana, benim kundağım da kırmızıydı, diyeceğim.
Göğün mavisini kaybettiği bir yer var, güneş değil bombalar aydınlatır evlerini, gece ve gündüz küsmüştür birbirine. Adı Gazze, soyadı savaştır orasının. Merhamet dediğini soyunupta girer zalim oraya. Ağzından kan damlayan mahluklar sarmıştır dört bir yanını. İzin ver, önce gözyaşı vadisini aşacağım, daha kundağına çok görülmüş bebeklerin yerine çığlıklar atacağım anne.
Bana bir taş ver anne!
Yürekleri tuğyan olmuş çocukların acısını yontacağım. Sonra fırlatacağım zalimin yüreğindeki uçuruma. Yarınını geçmişinden ibaret sayan körpelerin bugünü olacağım. Avuçları hep göğe doğru bakan küçük kızın eteğine kocaman dualar bırakacağım. Tebessüm nedir? Diye sorarsa bana, Cennet'te sana verilmiş müjdedir, diyeceğim.
Çocukların ağıttan başka şarkı bilmediği bir yer var, rüzgârlar bile eşlik ederken ağıtlarına, sükût hiç bu kadar hoş gelmez insan kulağına. Adı Gazze, soyadı savaştır orasının. Zalimin gözleri yoktur orada, kulakları işitmez, öldürmekten başka bir iş bilmez. Toprağa saplanmış taşlar gibi, batıp durur dünyanın ayağına. İzin ver, sözlerimi tutacağım, daha güvercinler uçuracağım Gazze'nin yüreğine, maviyi de bulacağım elbet anne.
Bana bir taş ver anne!
Bugün hiç olmadığım kadar hızlı koşacağım. Sana söz veriyorum, güneşi bulmadan geri dönmeyeceğim. Sen gözlerinde biriken bulutları kovala, ben bugün içimden ağlayacağım. Sakın ben yokken ölme anne, biz birlikte öleceğiz. Canımızı almaya geldiğinde melek, neden gülüyorsun? Diye sorarsa bana, şehitlerin son sözüdür tebessüm, diyeceğim.
Orada bir yer varmış uzakta. Savaş denilen hırsız, bütün çocukların hayallerini alırmış ellerinden. Çalarmış oyuncaklarını da, küçücük sapanlarından bile korkarmış. Kalem nedir, harf nedir? Bilmezmiş o adam, kaderlerini füzelerle yazarmış mazlumların alınlarına. Adı Gazze, soyadı savaşmış orasının. Çocukların yüreği kocamanmış orada değil mi anne? O adamın gücü yeter mi direnişimi devirmeye? Hadi tebessüm edelim anne...
Sen, bana kulak ver Gazze!
Kanın katı hali Yahudi sûretinde esir, acizliğin son resmini tok gözlerinde gördüm. Daldığın deniz değildi ey muhacir-i kebir, arşın gözyaşıydı sözümü şahit götürdüm. Hıçkırıktı düğüm düğüm taş edip elime dürdüğüm, kafirin boynunu vuran nazenin avuç içlerim, budur kan terleyen amatör cellada son sözlerim. Şimdi düşeş şiirler açarım toprağa, çocukluğuma inat ölüm damlar şakağıma...
Kan taraftarı ressamların düştüğü falso
Ağlamanın son halini üzerinde gördüm
Sükûtun duvar olup üzerime üzerime geldiği tablo
Sen yaşa çocuk, ben çoktan öldüm..
MeLody58
05.03.2009, 11:07
saol bacım paylasım icin Allah Aciz Kulların Yardımcısı oLsun
fertelliyim
05.03.2009, 11:13
Bana bir taş ver anne!
Bugün hiç olmadığım kadar hızlı koşacağım. Sana söz veriyorum, güneşi bulmadan geri dönmeyeceğim. Sen gözlerinde biriken bulutları kovala, ben bugün içimden ağlayacağım. Sakın ben yokken ölme anne, biz birlikte öleceğiz. Canımızı almaya geldiğinde melek, neden gülüyorsun? Diye sorarsa bana, şehitlerin son sözüdür tebessüm, diyeceğim.
Yüreğine Sağlık Emeğine teşekkür.
"Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz...
ABDULLAH DUMAN
05.03.2009, 14:22
Peygamberimiz beş şey gelmeden beş şeyin kıymetini bil buyuruyor:
İhtiyarlığından önce gençliğinin
Hastalanmadan önce sıhhatinin
Fakirliğinden önce zenginliğinin
Meşgul zamanlardan önce boş vakitlerinin
Ölümden önce hayatının(Buhari, Rikak, 3).
Allah Aciz Kulların Yardımcısı oLsun inş...
Ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir..
Her daim paylaşımın güzelliğini bilenlerden olmak dileğiyle..
Tşkler
Allah (C.c) her daim Peygamber Efendimiz in (s.a.v.) Sünnetine uyup; Yanimizda oldugunu hissettirsin Bizlere...
Hayatimizi bu Sorulari Düsünerek Yasamayi Nasib eylesin..
ogeday3358
05.03.2009, 18:19
guzel bir paylasim
tesekkurler
yiğidoturan
05.03.2009, 18:38
paylaşmayı bilmek ne güzel önemli olan elinde var olanı paylaşabilmek bunuda gönülden yapmak dahada güzel
Kardelencicegi
17.03.2009, 10:05
BEBEK
Genç kadın, bebeğin güzelliği karşısında
büyülenmiş gibiydi. Kıvırcık sarı saçları, iri mavi gözleri,
kalkık bir burun ve küçük kırmızı dudaklarıyla
bir kartpostalı andıran bebek, kadının şimdiye kadar
gördüğü en cana yakın kız çocuğuydu.
Onun ipek yanaklarını doya doya öpmek ve
Cennet kokusunu içine çekmek için eğildiğinde :
"Dokunma bana ..." diye bir ses duydu.
"Beni okşamaya hakkın yok senin..."
Kadın korkuyla irkilip etrafına bakındı.
Bebekle kendisinden başka içerde kimse yoktu.
Aynı sesi tekrar duyduğunda bebeğe döndü.
Aman Allahım!.. Yeni doğmuş gibi görünmesine rağmen
konuşan oydu. "Bana yaklaşmanı istemiyorum"
diye devam etti. "Hemen uzaklaş benden..."
Kadın, biraz olsun kendini toplayarak :
"Çocuklarımız hep erkek oluyor" dedi.
"Onlar da güzel ama kız çocukları başka.
" Benim de seni öpemeyeceğim gibi..."
"Neden ?" diye sordu kadın."Neden öpemezsin ki ?"
Bebek, hıçkırıklara boğulurken :
"Bunun sebebini bilmen gerekir" dedi.
"Düşünürsen mutlaka bulacaksın..." Kadın, neler olup
bittiğini hatırlamak üzereyken kendine geldi.
Özel bir hastanenin en lüks odasında yatıyor
ve narkozun tesirinden midesi bulanıyordu.
Aile dostları olan tanınmış doktor,
odayı dolduran çiçeklerden bir tanesini
vazodan çıkartıp kadına uzatırken :
"Geçmiş olsun hanımefendi" dedi.
"Başarılı bir kürtajdı doğrusu.
Ha..! Sahi, "kız"mış aldırdığınız bebek."
Daha önce verilmisse affola. Silebilirsiniz.
sibelYILMAZ
17.03.2009, 10:10
Ablacım teşekkür ederim çok çok güzel bir paylaşım bir an kanım dondu irkildim .....
Doktor için alışılmış bir durum galiba..
Çok güzel bir şiir emeğine sağlık Kardelençiçeği, keşke bu tür olaylarla karşılaşılmasa :(
barikat58
17.03.2009, 12:03
paylaşım için teşekürler abla
altuntas58
17.03.2009, 12:10
güzel paylaşımınız için sağolun emeğinize sağlık
Kardelencicegi
18.03.2009, 11:11
[Üye Olmayanlar Linkleri Göremez] ([Üye Olmayanlar Linkleri Göremez])
[Üye Olmayanlar Linkleri Göremez] ([Üye Olmayanlar Linkleri Göremez])
Iki kum tanesinin hikayesi..
Günün birinde bir çölde iki kum tanesi karşılaşmış ve birbirlerini çok
sevmişler uzun bir süre çok yakın olmuşlar. Birbirlerini yanlarında,
canlarında olarak sevmeyi öğrenmişler. Derken bir rüzgar çıkmış kum
tanelerinden biri yerinde kalırken diğeri biraz uzağa savrulmuş. Çok
uzak değillermiş ama yinede göremiyorlarmış birbirlerini. Sevgileri hiç
azalmamış yine sevmeye devam etmişler. Birbirlerine ulaştırabildikleri
sesleriyle, haberleriyle yaşıyorlarmış ve artık görmeden seslerinde
sevmeyi öğrenmişler.
Bir gün biri diğerine "sevdamız sonsuza erişmesi için aynı anda bir
dilek dileyelim" demiş. Ikisi de aynı anda bir dilekte bulunmuşlar ve
tam o sırada bir fırtına çıkmış. Bu kavuşmamız, sevdamızın sonsuza dek
sürmesi olabilir diye ikisi de kendilerini fırtınaya bırakmışlar.
Gözlerini kapayıp fırtına dindiğinde sevdalarının yanı başında olmuş
olmayı arzulamışlar. Fırtına o kadar kuvvetliymiş ki o güne kadar
yıllarca yerlerinden kıpırdamayan kumlar bile başka yerlere
savruluyorlarmış.
Fırtına günlerce sürmüş kum taneleri de oradan oraya savrulup durmuşlar.
Ikisini de bir sabırsızlık sarmış. Fırtına durmuyor aksine artıyormuş.
Fırtına dinmek bilmedikçe onlarda sabırla sevmeği öğrenmişler. Günler
geçmiş sonunda fırtına durmuş gözlerini açtıklarında ikisi de başka
alemlerde bulmuşlar kendilerini. Bu fırtınanın onları birleştireceğine
o kadar inanmışlar ki birbirlerini yanlarında bulamayınca yüreklerinde
derin bir acı hissetmişler ve acıyla sevmeği öğrenmişler. Kendilerine
birazcık geldiklerinde ikisi de bu fırtınayla başka başka yerlere
savrulduklarını anlamışlar. Biran ölmek istemişler ama sonra
birbirlerini hiç görmeden,mesafelere, engellere rağmen sevmeği
öğrenmişler. "Eskisi gibi bağırsakta sesimiz ulaşmaz ki birbirimize"
demişler. Ikisi de yeni yerlerinde kimseyle konuşmamışlar ve yıllarca
hep susmuşlar. Hep yeni bir fırtına ümidiyle birbirlerine ihanet
etmeden beklemişler. Böylece umutla sevmeği öğrenmişler. Yıllar geçmiş ama
sevgileri hiç geçmemiş.
Birbirlerinden hep umutlu olarak yaşamışlar. Bir gün ikisi de
birbirlerinden habersiz aynı anda gözlerini kapamışlar ve kavuşmak için
yeniden fırtına çıkmasını dilemişler. Beklemişler beklemişler ama
fırtına bir türlü çıkmamış. Kendilerini tüm benlikleriyle fırtınaya
bırakmak için oldukları yerde dönmüş durmuşlar ama hepsi nafile küçük
bir rüzgar bile çıkmamış. Sonunda durmuşlar ve gözlerini açmışlar.
Sevdiklerinin, sevdalarının, yıllarca beklediklerinin tam karşısında
durduklarını görmüşler ve hemen ikisi de yıllar önce diledikleri dileği
anımsamışlar.
Dilek şöyleymiş "Allah'ım bizi birbirimize her şeyiyle sevmeği
öğrendiğimizde kavuştur. Öğle kavuştur ki sevdamız sonsuza erişsin."
Sonunda anlamışlar ki birbirlerinden çok uzaklarda geçirdiklerini
sandıkları yılları aslında birbir yanı başlarında geçirmişler.
Dileklerinin kabul olması için yılların geçmesi gerektiğini öğrenmişler
çünkü onlar sevmeği her şeyiyle öğrenmeği dilemişler.
Dilekleri kabul olmuş umutla, sabırla, acıyla, yakında, uzakta...her
şeyiyle sevmeği öğrenip birbirlerine kavuşmuşlar.
Sevmeği bildikten sonra mesafeler, acılar, yıllar, aylar...asla sevdayı
söndürmez ama sevmeği bilmedikten sonra yanı başında ki sevdiğini bile
yıllarca göremeyebilir insan...
[Üye Olmayanlar Linkleri Göremez] ([Üye Olmayanlar Linkleri Göremez])
[Üye Olmayanlar Linkleri Göremez] ([Üye Olmayanlar Linkleri Göremez])
alıntı
altuntas58
18.03.2009, 11:19
Paylaşımınız için teşekkürler
Kardelencicegi
18.03.2009, 16:48
Dervişin biri gezerken ayaksız bir tilki gördü, hayrete düştü.
'Nasıl yaşar bu hayvan, ne yer ne içer?
' diyerek, Allah'ın lütfuna hayran oldu.
Derken bir arslan çıkageldi, ağzında çakal taşıyordu.
Görkemli ve korkunç hayvan avının bir kısmını yedi,
doyunca kalanını bırakıp gitti.
Tilki artığa doğru sürünerek yaklaştı ve afiyetle yiyip karnını doyurdu.
Tilkinin yiyeceğinin ayağına geldiğini gören Derviş, kendi kendine:
'Bir tilkinin rızkını ayağına gönderen Allah, benimkini neden göndermesin?' diyerek, çalışmasına gerek olmadığını, bir köşeye çekilip oturabileceğini düşündü.
Düşündüğü gibi de yaptı:
'Rızkım Allah'ın görünmeyen hazinesinden gelir, gayret etmem gerekmiyor.' diyerek beklemeye başladı.
Bekledi, bekledi... Ne gelen ne giden...
Günler geçip gitti. Derviş zayıfladı, eridi, bir deri bir kemik kaldı.
Güçsüz ve bitkin bir haldeyken, bulunduğu mescidin mihrabından bir ses duydu:
'Ey tembel adam!' diyordu ses, 'kendini ayaksız bir tilkiye benzeterek neden miskin miskin oturuyorsun?
Kalk! Yırtıcı arslan ol.
Başkasının artığına göz dikmeyi bırak.
Sana yakışan artık yemek değil, artık bırakmaktır.
Gücüyle arslan gibi olan, başkasından yiyecek bekler mi?
Haydi kalk! Kolları sıva. Çalış ve rızkını kazan.
Hem kendin ye, hem muhtaçlara yedir.'
Ey genç insan!
'Elimi tutun' diyerek başkasına el uzatma!
Çalışmayan insanın kafasında beyin yoktur.
Onların başları kuru bir deriden ibarettir.
Allah'ın kullarına iyilikte bulunan, iki cihanda da iyilik görür.
Yaşlıya yoksula yardım elini uzat!
Allah, başkasının mutluluğu için çalışanın yardımcısıdır.
MeLody58
18.03.2009, 17:48
Ey genç insan!
'Elimi tutun' diyerek başkasına el uzatma!
Çalışmayan insanın kafasında beyin yoktur.
Onların başları kuru bir deriden ibarettir.
Allah'ın kullarına iyilikte bulunan, iki cihanda da iyilik görür.
Yaşlıya yoksula yardım elini uzat!
Allah, başkasının mutluluğu için çalışanın yardımcısıdır.
paylaşımın için tesekkür ederim.
Kardelencicegi
18.03.2009, 19:27
Doğum Günü Hediyesi
Fırına geldiğimde ortalıkta ekmek görünmüyordu. Eski bir
dostum olan fırıncı,"Biraz bekleyeceksin hocam," dedi.
"İki-üç dakikaya kadar çıkartıyorum."
Kenardaki tabureye oturup beklemeye koyulurken, içeriye
yaşlıca bir adamın girdiğini gördüm. Eskimiş ceketinin sol
yakası altında bir madalya parıldıyor ve yürürken hafifçe
topallıyordu. Selam verdikten sonra, fırıncının tezgahına
yaklaşarak, "Ekmeklerimi alayım," dedi.
"Benim ikizler acıkmıştır."
Fırıncı, adamın kendesine uzattığı torbayı alarak tezgahın
altına eğildi ve bir gün öncesine ait olduğu anlaşılan
ekmeklerden dört-beş tane çıkardı.
Ben o arada oturması için kendi yerimi o adama vermiş,
tezgahın yanına iyice yaklaşmıştım. Ekmeklerden birkaç
tanesinin şekli değişmiş, katılaşmış, taş gibi olmuştu.
Fısıltı şeklinde fırıncıya sordum. Neden taze ekmeği
beklemesini söylemiyorsun? Biraz sonra çıkacak ya!..
"Bayat ekmekleri kendisi istiyor." dedi fırıncı. "Çok fakir
olduğundan, ona yarı fiyatına veriyorum."
"Kim bu adam?" diye sordum.
"Kore gazilerinden " dedi. "Oğluyla gelini bir trafik kazasında
vefat edince, ikiz torunlarını yanına almıştı. Yıllardır
onlara bakıyor, hem de çok az bir maaşla."
Fırıncının anlattıkları karşısında içimin yandığını hissediyor ve
ufak da olsa bir şeyler yapmak istiyordum.
"Aradaki farkı ben vereyim," dedim. "Hiç olmazsa bugün
taze ekmek yesinler." Fırıncı, teklifimi kabul etti ve biraz
sonra da, fırından yeni çıkan taze ekmekleri adamın torbasına
doldururken şekli bozuk, bayat ekmekleri de tezgahın altına koydu.
"Çok şanslısın hacı amca," dedi. Çocuklar için sana
bugün pasta gibi ekmek vereceğim."
Yaşlı adam, bir evlat sevgisiyle kucakladığı torbayı
göğsüne bastırırken. "Allah, senden razı olsun evladım" dedi.
"Bugün onların doğum günü olduğunu nereden biliyordun?"
barikat58
19.03.2009, 00:22
Allah biliyordu onların dogum günü oldugunu....o yüzden o iyilik sever adamı çıkardı karşısına..
paylaşım için teşekürler abla
altuntas58
19.03.2009, 00:31
Paylaşımınız için teşekkürler emeğinize sağlık
Allah karşılaştırıyor işte..
Allah, başkasının mutluluğu için çalışanın yardımcısıdır.
çok güzel bir hikaye ama sevmeyi bilen kimse kalmamış bu devirde herkes kendince bir fayda sağlamaya çalışıyor sadece, öğrenmek isteyecek biri olacağını da sanmıyorum, yazık...
Kardelencicegi
25.03.2009, 13:51
[Üye Olmayanlar Linkleri Göremez] ([Üye Olmayanlar Linkleri Göremez])
Evladının kaybeden Annenin - Babanın sabrı
Çocuğunu kaybettiği halde buna sabreden Müslüman’a, Cenab-ı Allah’ın verdiği mükâfat Ebû Musa (ra) tarafından naklediliyor: “Resûlullah (sallallâhu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur:
Bir kulun çocuğu öldüğü zaman Allah Teâlâ meleklerine:
- Kulumun çocuğunun ruhunu mu aldınız, buyurur. Melekler:
- Evet, derler. Allah Teâlâ:
- Kulumun gönül meyvesini (ciğerparesini) mi kopardınız, buyurur. Melekler:
- Evet, derler. Allah Teâlâ:
- Peki, kulum ne dedi?, buyurur. Melekler:
- Sana hamdetti ve ‘innâ lillahi ve innâ ileyhi râciûn’ diye istircâda bulundu, derler.
Bunun üzerine Allah Teâlâ:
- O halde kulum için cennette bir ev yapın ve adını da “hamd evi” koyun! buyurur.”
(Tirmizi, Cenaiz 36)
Sevdiğini kaybeden bir insan, bu duruma sabreder, ağzından kötü söz yerine sadece ve sadece Allah’ı yücelten sözler çıkarsa kulun bu sabrı neticesinde Cenab-ı Allah, onu cennetine dâhil eder. Cennetinde de ona ismi ‘hamd evi’ olan bir mekân hediye eder.
--------------------------------------------------------------------------------
[Üye Olmayanlar Linkleri Göremez] ([Üye Olmayanlar Linkleri Göremez])
[/COLOR]
MeLody58
25.03.2009, 13:56
cok güzeldi tesekkür ederim anne babalarımız bizim icin cok cok degerli bana göre öle onları cok seviyorummm anne babamız bizi hiç bi zaman için kötülügümüzü istemezler bir şeye karşı geliyorlarsa vardır onda bi sebeb bizlerde onlara merhametli ve sevgi dolu yaklaşmalıyız :)
gerçekten annemize babamıza sabrımız kalmayacak mı acaba...
sadece anneye babaya değil,yaşlı olan herkese sevgiyle yaklaşmak gerek...
Allah herşeyin hayılısını versin...
sevgiler...
'Rabbin, sadece kendisine kulluk etmenizi, ana-babanıza iyi davranmanızı kesin olarak emretti. Eğer onlardan biri, ya da her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına ulaşırsa, sakın onlara 'öf' bile deme; onları azarlama; onlara tatlı ve güzel söz söyle.' (İsra, 23)
azizkapukaya
25.03.2009, 17:51
butun dın kardeslerıme sabırla dogru yolu goster yarabbı sen afensın sen herseyı gorur ve duyarsın sana hamd olsun yarab
gardasin.58
25.03.2009, 18:10
bu gibi cok onemli ve degerli bilgileri bizlerk
le paylasdiginiz icin herkese tesekur ederim
MİKAİLOGLU
16.11.2009, 00:04
EMEGİNE SAGLIK.TŞK.
MİKAİLOGLU
16.11.2009, 00:15
SEVMEYİ SEVİLMEYİ AZDA OLSA YAŞIYORUZ AMA GELECEK NESİL NASIL OLACAK?????????*???TŞK.
MİKAİLOGLU
16.11.2009, 00:19
ALLAH RAZI OLSUN.GÜZEL Bİ PAYLAŞIM.TŞK.
MİKAİLOGLU
16.11.2009, 00:24
ALLAH RAZI OLSUN.EMEGİNE SAGLIK.TŞK.
MİKAİLOGLU
16.11.2009, 00:47
paylaşım içn tşk.ederim.
MİKAİLOGLU
16.11.2009, 01:14
EFENDİMİZE BAKACAK YÜZÜM OLMADIGI İÇİN UTANCIMDAN ÖLÜRDÜM.YANLIZ ONUN KAPISINA BİDE BİZ GİDELİM.PAYLAŞIM İÇİN TŞK.
MİKAİLOGLU
16.11.2009, 01:44
İçinin dolduğunu, Tarif edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. Birden boşalan sağanak yağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı… Ağladı… Ağladı.
HARİKAYDI.TŞK. EDERİM.
MİKAİLOGLU
16.11.2009, 01:48
Yüreğine Sağlık Emeğine teşekkür.
MİKAİLOGLU
16.11.2009, 01:52
EMEGİNE YÜREGİNE SAGLIK.TŞK.
MİKAİLOGLU
16.11.2009, 01:55
EMEGİNE SAGLIK.TŞK.
MİKAİLOGLU
16.11.2009, 02:03
Peki sen beni duyuyormusun ???PAYLAŞIM İÇİN TŞK.ÇOK ETKİLİYİCİDİ.
MİKAİLOGLU
16.11.2009, 02:08
HERŞEYDE Bİ HAYIR VARDIR.EMEGİNE SAGLIK.TŞK.
MİKAİLOGLU
16.11.2009, 02:14
Birinci eş ise ruhumuz.
Bizimle gelir...
EMEGİNE SAGLIK.BİZE BU BULUNMAZ EŞLERİ VEREN YARATANIMA ŞÜKÜRLER OLSUN.TŞK.
vBulletin v3.8.3, Copyright ©2000-2025, Jelsoft Enterprises Ltd.