PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Ask Hastalik mi?


yerliturkuaz
11.11.2008, 09:10
Aşk hastalık mı?
Aşkın, insan beyninde muhakeme ve yargılama yapan bölümleri etkisiz hale getirdiği tespit edildi. Beyindeki kimyasallardan serotonin seviyesi, aşık olanlarda saplantılı (obsesif kompülsif bozukluğu) kişilerinki ile aynı seviyede bulundu...

İnsanoğlunun en güçlü ve coşkulu ruh hallerinden olan aşkın nörolojik temellerini araştıran nörologlar, bu sevgi ve arzunun yoğunluğunu ölçt

Londra Üniversitesi Nörobiyoloji profesörlerinden Semir Zeki, fonksiyonel MRI kullarak yaptığı araştırmada, 17 kişiye önce sevdiği kişinin, ardından da arkadaşlarının fotoğrafları gösterilerek, serebral kan akışları izlendi. Araştırmada insana müthiş mutluluk ve haz veren aşkın, kişilerdeki “muhakeme yeteneğini yitirdiği” ve “saplantılı kişilik bozukluğuna” neden olduğu ortaya çıktı.

BEYİN KİMYASI DEĞİŞİYOR
Araştırmaya göre, aşk, beyinde güven, inanç, haz duyma ve ödüllendirme fonksiyonlarını etkinleştiriyor. Aşık olanlarda oksitosin ve vazopressin maddeleri fazla salgılanıyor ve bu da karşıdaki kişiye olan bağlılığı artırıyor. Tek eşli kadın ya da erkeklerde daha çok oksitoksin salgılanıyor. Aşıkken depomin ve norepinefrin artıyor. Depomin motivasyon artışına, mutluluk, heyecan, uykusuzluk, kalp çarpıntısı ve nefes darlığına neden oluyor. Norepinefrin de heyecan ve enerji düzeyini artırırken, uyku ve iştahı kaçırıyor.

ZİHİN YANILMASI
Aşk, insan beyninde muhakeme ve yargılama yapan bölümleri de etkisiz hale getiriyor. Aşık olan kişiler, sevdiklerine karşı muhakeme yeteneğini kaybediyor. “Aşıkken tamamen kör oluyor” ve aşık olunan kişinin olumsuzlukları beynin bu bölgelerinin çalışmaması nedeniyle görülemiyor.

Beynin ‘zihin teorisi’ olarak adlandırılan ve başkalarıyla farklılıklarını ortaya koyan mekanizması da aşık olunca devreden çıkıyor. Bu nedenle kişiler aşık olduklarıyla aralarında bir ayrım yapmıyor ve onu kendisi gibi görüyor.

TAKINTILI SEVGİ
Araştırma, aşkın, insanları nasıl saplantılı hale getirdiğini de açık şekilde ortaya koyuyor. İnsanların beynindeki kimyasallardan serotonin seviyesi aşık olanlar da, saplantılı (obsesif kompülsif bozukluğu) kişilerinkiyle aynı seviyede bulunuyor.

Aşk bir yandan kişiye huzur ve güven verirken, diğer yandan ayaklarını yerden kesiyor. Beyindeki ‘medial insula’ bölümü aşkla aktive oluyor. Agresif davranışlarla ilgili bu bölüm aşık kişilerde çalışıyor ve anlaşmazlıkların üstesinden gelmeye yarıyor. Aşk, duygulanım, dikkat, motivasyon ve hafıza ile ilgili beyin alanlarını aktif hale getiriyor. Bu yapıların aktifleşmesi, stresin azalmasına neden oluyor.

AŞKIN ÖMRÜ 3 YIL MI?
Sinir hücreleri arasında hedeflere uygun bağlantıları etkileyen uyarı maddelerinden sinir büyüme faktörü de (NGF) aşkın süresini biçiyor. Ellerin terlemesine ve heyecanın yükselmesine de neden olan NGF değeri tutkulu aşkın ilk zamanlarında yükseliyor. Araştırmada insanın doğası itibarıyla bu tutkuyu sürdüremediği ortaya çıkıyor ve arzunun şiddetiyle doğru orantılı artan NGF değeri en fazla 3 yıl sonra azalıyor.

ZENGİN KIZ İLE FAKİR GENCİN AŞKI
Araştırmayı yapan Prof. Dr. Semir Zeki, “nöropotik aşkı” anlattı. Aşkın, beynin ortaya çıkardığı bir ürün olduğunu belirten Zeki, “Aşık olan kişinin beyninin depomin içinde yüzdüğünü” ve bunun beyindeki motivasyon ve hedefe yönelik konsantrasyonu artırdığını söyledi. Aynı belirtileri bağımlıların da gösterdiğini dile getiren Zeki, “Beyindeki bazı kısımların aktivasyonunu yitirmesine neden olan aşkın rasyonel olmadığını” vurguladı. Zeki, “Bu kadar rasyonellik dışı bir şeyi rasyonel şekilde izah etmeye çalışmaktan ziyade neden bu kadar rasyonellik dışı olduğunu anlamaya çalışmak lazım” dedi.

Aşık olan kişilerde ‘özgür iradenin’ yok olduğunu vurgulayan Zeki, zengin kızın fakir gence aşık olabildiğini belirterek, “Böylesi durumlarda anne-babalar, arkadaşlar olarak biz rasyonel şekilde muamele etmeye çalışıyoruz. Bu durumda nasihat vermek çok saçma ve vakit kaybı. Bu duruma tahammül etmek gerek. Aşk rasyonel olmadığı için böylesi bir durumda bizim tepkimiz de rasyonellik dışı oluyor” diye konuştu.

Zeki, “Aşk bir hastalık ama tedavi etmeye gerek yok. Hayatınız boyu devam etmesini istediğiniz bir hastalık. Arzu edilen bir felaket” dedi.

Kadınların, aşkta erkeklere göre daha itinalı ve çok daha verici olduğunu belirten Zeki, erkeklerin ‘karşılıksız alma ve sürekli tüketme’ derdinde olduğunu savundu.

Kadınların psikolojik açıdan erkeklere oranla çok güçlü olduğunu ifade eden Zeki, kadınların aşkının daha uzun sürdüğünü, ancak vazgeçtikten sonra da daha kolay unuttuklarını söyledi.

Arif Coşkun
11.11.2008, 09:23
Bana biraz öyle gibi geliyor, geçici ateşli hastalık gibi birşey:D

fatoş_yvz
11.11.2008, 10:26
geçiçi bişey oLdugu kesiN öLümcüL deyiL:D

dizLerimiziN yaraLarıNdaN ... düşLerimiziN yaraLarını sarmaya vaktimiz oLmadı bizim....

_Zehery_
11.11.2008, 16:08
Valla hastalıkmı değilmi bilmiyom ama Allah herkese nasip etsin bu duyguyu yaşamayı.. (Karşılıklı tabikii...)

sevgim 58
11.11.2008, 16:31
Ask kocaman hicbirsey dir, sadece iz birakip gider, yani cok gerekiz birsey !!!!

seva
11.11.2008, 17:01
AŞKIN METAFİZİĞİ
(Arthur SCHOPENHAUER)

Şairlerin, her şeyden önce, erkekle kadın arasındaki aşkı dile getirmeye çalıştıklarını biliriz. Erkekle kadın arasındaki aşk; trajik, komik, romantik ya da klasik, bütün tiyatro eserlerinin ana konusudur. Hint edebiyatı için de, Avrupa edebiyatı için de doğrudur bu. Lirik ve epik şiirin büyük bir bölümü de aynı konuyu işler. Hele yüzyıllar boyunca, Avrupa’nın bütün uygar ülkelerinde, her yıl, tıpkı mevsim meyveleri gibi düzenli bir biçimde ortaya çıkmış sayısız öykü ve romanı da epik şiir alanı içinde sayarsak, düşüncemizi daha iyi temellendirmiş oluruz. İçerikleri bakımından incelendiklerinde, bu eserlerin, sözünü ettiğimiz duygunun, yani erkekle kadın arasındaki aşk tutkusunun çeşitli yanlardan ele alınıp kısa ya da uzun olarak dile getirilmesinden başka bir şey olmadığı görülür. Bu duygunun dile getirilişinin en başarılı örneklerinin (Romeo Juliette, La Nouvelle Héloise, Werther gibi eserlerin), ölümsüz bir ün kazandığını da unutmamak gerekir. Öte yandan, La Rochefoucauld’nun, aşkın, tıpkı hayaletler gibi olduğunu ve hakkında herkes söz ettiği halde, kimsenin aşka rastlamadığını ileri sürmesi ve Lichtenberg’in Aşkın Gücü Üzerine Deneme’sinde, bu tutkunun gerçek ve doğal bir duygu olduğunu kabul etmeyişi, büyük bir yanılgıdır. Çünkü, insan doğasına yabancı ve aykırı olan bir şeyin, yani gülünç bir kuruntunun, bütün yüzyılların şiir dehaları tarafından bezginlik duyulmadan dile getirilmesi ve insanlık tarafından her zaman ilgiyle karşılanması kabil değildir. Sanat bakımından başarılı ve güzel olan bir şeyin, içinde bir doğru taşımaması düşünülemez.



Rien n’est beau que le vral; le vrai seul est almable

(Doğrudan başka hiçbir şey güzel değildir; yalnız doğrudur sevilmeye değer). Boileau



Bununla birlikte, genel olarak güçlü ama yine de dizginlenebilir bir eğilim olarak görünen bir duygu belli koşullarda bütün duygulardan daha şiddetli bir tutku haline girebilir ve böylece hiçbir kayıt tanımadan, önüne çıkan her engeli inanılmaz bir güç ve inatla ortadan kaldırır. Öyle ki, kimi zaman bu tutkunun doyurulması için ölüm bile göze alınır, hatta tutkusuna cevap verilmediği zaman, aşık, doygunluğa erişebilmek için hayatını bir ödül olarak ortaya koyabilir. Werther ve Jacopo Ortis, yalnız öykülerde değil hayatta da görülebilen kimselerdir. Avrupa’da her yıl onlara benzer bir düzine insan ortaya çıkar : sed ignotis perierunt mortibus illi (onlar, kimsenin bilmediği bir ölümle yitip gittiler). Çünkü onların çektikleri acıları, ya resmi kayıtları dolduran memurlar ya da gazete muhabirleri yazar. İngiliz, ve Fransız gazetelerinde zabıta haberlerini okumayı seven kimseler, ileri sürdüğüm düşüncenin doğru olduğunu söyleyeceklerdir. Aşk tutkusunun, tımarhanelere düşürdüğü kimselerin sayısı daha da kabarıktır. Dış koşullar dolayısıyla birleşmeleri kabil olmayan aşık bir çiftin, birlikte intihar etmediği bir yıl yoktur. Bu çeşit olayları duyunca, birbirlerini sevdiklerinden kuşku duymayan ve hayattaki en büyük mutluluğu bu aşkta bulan bir çiftin, her şeyi göze alarak bütün bağlardan sıyrılmak ve her çeşit güçlüğe göğüs germek yerine, düşünebildikleri en büyük tadı, hayatları ile birlikte kaybetmeyi niçin seçtiklerini bir türlü anlayamam. Aşk tutkusunun daha az şiddetli hallerini ve bu tutkuya nasıl yaklaşıldığını, hepimiz, her gün görüyoruz; hatta pek yaşlı değilsek, çoğunlukla yüreğimizde duyuyoruz.

Bu bakımdan, aşkın gerçekliğinden ve öneminden hiç kimse kuşku duyamaz. Öyleyse, şairlerin her zaman işlediği bu konuyu bir kere de felsefenin ele almasına şaşacak yerde, insan hayatında bunca önemi olan aşk duygusunun, filozoflar tarafından, şimdiye kadar hemen hiç önemsenmeyişine ve karşımıza işlenmemiş bir konu olarak çıkışına şaşmak gerekir. Bu konu ile en fazla uğraşmış olan filozof Platon’dur ve özellikle Symposium (Şölen) ve Phaedrus’da, aşk duygusunu incelemiştir. Ama bu konuda söyledikleri, mitlerle, hikayelerle ve şakalarla ilintilidir ve genel olarak Greklerin, genç erkeklere duydukları aşkı konu olarak ele almaktadır. Konumuzla ilintili olarak Rousseau’nun Eşitsizlik Üzerine Konuşma (Discours sur l’Inégalité)’da ileri sürdüğü birkaç düşünce, hem yetersiz, hem de yanlıştır. Kant’ın, Güzellik ve Yücelik Duygusu Üzerine Araştırma (Über das Gefühl des Schönen und Erhabenen) adlı denemesinin üçüncü bölümünde yaptığı açıklamalar, yüzeyde kalmakta ve pratik bilgiden yoksun bulunmaktadır; bu bakımdan yer yer yanlıştır. Platner’in Antropology’sinde, bu konuyu ele alış şeklini can sıkıcı bulmayan kimse var mı acaba?

Öte yandan, inanılmayacak kadar çocukça olan Spinoza’nın düşüncesini de, gülmek amacıyla buraya almamız gerekir : Aşk, dış bir nedenin eşliğinde ortaya çıkan bir iç ürpertisidir (Etika, Bölüm IV, Önerme 44). Demek ki, bu konuda düşüncelerinden yararlanacağım ya da düşüncelerine karşı çıkacağım kimse yok ardımda. Bu konu, kendisini nesnel olarak kabul ettirdi bana; dünyayı tasarlayışımın içine sanki zorla girdi. Bundan başka, sözü geçen tutkunun etkisi altında bulunan ve duygularının şiddetlerini en yüce ve tanrısal biçimde anlatmak isteyenlerin bu konuda bana hak vermeyeceklerini biliyorum. Görüşüm, temel bakımından, metafizik ve geniş kapsamlı olsa bile, onlara, gereğinden fazla maddesel ve tensel görünecektir. Ama biz yine de, “Şiirler ve türküler yazarak güzelliğini bugün övdükleri kimseler, on sekiz yaş daha büyük olsalardı acaba o zaman başlarını çevirip bakarlar mıydı?” diye sorarak düşünelim biraz.

Gerçekte de, en incelmiş ve yücelmiş bir aşk bile, kaynağını yalnız ve yalnız cinsel içtepide bulur. Daha doğrusu, her aşk, daha belirlenmiş, daha özelleştirilmiş ve en dar anlamıyla daha bireyselleştirilmiş bir cinsel içtepidir ancak. Bu düşünceyi kabul eden bir kimse, cinsel içtepinin piyeslerde ve romanlarda değil de günlük hayatta bütün çeşitlikleri ve farkları ile oynadığı rolü göz önünde tutarsa; hayata bağlılığın yanı sıra, en güçlü ve etkili bir eğilimi dile getirdiğini görürse; insanlığın, gençlerden oluşan kalabalığının bütün düşünce ve güçlerinin en azından yarısına sözünü geçirdiğini fark ederse; hemen hemen bütün insansal çabaların biricik amacı olduğunu anlarsa; en önemli olaylar üzerinde ters bir etki yaptığını, en ciddi işleri bozduğunu, belli bir süre için en yüce zihinleri karıştırdığını, devlet adamlarının çalışmalarına ve bilim adamlarının incelemelerine burnunu soktuğunu, bakanların cüzdanlarına ve filozofların müsveddelerine güzel kadınların saçlarından kesilmiş lüleleri ve aşk mektuplarını yerleştirmeyi becerdiğini; her gün en feci ve karmaşık durumları yarattığını, en değerli bağlılıkları yıktığını, en sağlam yakınlıkları hiçe indirdiğini, kimi zaman sağlığın da, hayatın da, zenginliğin de, edinilmiş mevkiin de, mutluluğun da kurban edilmesini istediğini; hatta, vefalıları birer kalleş haline getirdiğini, tepeden tırnağa namuslu kimseleri birer vicdansız durumuna düşürdüğünü, kısacası, bozucu, karıştırıcı ve yıkıcı bir şeytan gibi ortaya çıktığını fark ederse; bunca gürültü niçin diye haykırmaz mı? Bütün bu çaba, bu çırpınış, bu endişe ve bu zavallılık niçin? Bir erkeğin bir dişi bulmasından başka nedir bu? Böylesine önemsiz bir şey, insanın düzenli hayatını niçin karıştırsın ve bozsun? Ama, bu konuyu ciddi bir biçimde elen alan araştırıcı, hakikatin, kendini bütün önemiyle yavaş yavaş ortaya koyduğunu görür. Burada söz konusu olan, önemsiz bir şey değildir; tam tersine, konunun önemi, bu konuda gösterilen ciddiyet ve heyecana uygun düşmektedir. Bütün aşk serüvenlerinin amacı, bu aşklar ister gülünç, ister yüce olsun, insan hayatının bütün öteki amaçlarından daha önemlidir ve bundan ötürü, amaca yönelenlerin ciddiyetini haklı çıkaracak bir nitelik taşımaktadır."
ALINTI
Bence Arthur amca zaten bu amansız hastalığı o güzel üslubu ile anlatmış bize çok uzun yıllar önce...

serhat_58
11.11.2008, 17:58
bence hastalik, bana bulasmasinda :D

EyüphanAydın
11.11.2008, 18:13
Bazen acı,bazen keder bırakır AŞK...! Bazen sevinç,bazen mutluluk verir AŞK...!

Aşkla oynamasını biliyorsan hiç ağlamassın ama bu Aşk'ı tanımıyorsan yüzün hep asık olur...!

yerliturkuaz
11.11.2008, 19:44
Aşk her ne kadar insana acı verse de onsuz olunmuyor bir yerde olması gerekir bence...

Aşk bence hastalıktır... Bir kereye mahsus yaşanır....

Arif Coşkun
11.11.2008, 19:48
Bence mevsim gibidir, gelir geçer:D
"Ben her bahar aşık olurum" şaka şaka valla ben demedim ;)
İspiyon edeyim Sezen Aksu dedi :D

gezgin_58
11.11.2008, 20:59
grip gibi bir sey asprin icin gecer