PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Bu Ordu Kimin


Salim58
11.10.2009, 16:01
Ergenekon’da bazı subaylar tutuklandı; “asker, demokratik yönetimi ortadan kaldırmaya çalışıyor” dedik.



Albay Dursun ÇİÇEK darbe planı hazırladı; “asker darbe yapacakmış” dedik.



Elazığ’da kendini bilmez bir teğmenin işgüzarlığı 4 askerimizin canına mal oldu; “asker, çok acımasız” dedik.



“Dağlarda gezen Ceylan” kahpe bir roketle paramparça oldu. Savcılık araştırmasını sürdürüyor. Sonuç ne çıkarsa çıksın, bu gidişle sanırım yine “asker yaptı” diyeceğiz.



Hatta…



İstanbul’daki sel felaketinde Mahmutbey kışlasındaki göl taştı. Hızını alamayıp “Bu işin içinde asker parmağı var” diyenler bile oldu.



Yan yattık asker, çamura battık asker…



Asker bu ülkede Başbakan ve bakanları darağacında sallandırdı, evet.



Asker bu ülkede kanlı-kansız darbelere imza attı, evet.



Asker esas işine bakmayıp, siyasete müdahil olmaya çallıştı, çalışıyor, evet.



Ancak…



Askerle ilgili her eleştiriye “Zaten asker…” diye başlanması biraz abartılı değil mi?



Ve hala darbe çığırtkanlığı yapanların bulunabilmesinde, bu abartının da biraz katkısı yok mu?



Asker, yekpare bir yapı değil ki.



İçinde demokratik olanı, liberali, sağcısı, solcusu, fanatiği, ılımlısı, Amerikancısı, Avrupacısı, Asyacısı, köylüsü, kentlisi var.



Hatta eğer hala kendini gizleyebiliyorsa dincisi bile vardır.



Aynı bizim gibi, siviller gibi yani…



Asker, terörle mücadele yöntemi ve DTP’ye yaklaşma biçimi üzerinden eleştirildiği için doğru bir kıyaslama olması adına söylüyorum.



Cizre’deki nizamiye girişinde PKK’nın sözde marşlarını okuyanlar için “bazı provokatörler”; DTP kongresinde ÖCALAN afişlerini asanlar için “bazı kendini bilmezler”; Türk bayrağını yakanlar için “kandırılmış çocuklar”, her barış arifesinde askere kurşun sıkanlar için “barış istemeyenler” şeklinde ayıklama yapılırken, asker söz konusu olduğunda neden “asker” denilerek bir genellemeye gidilir, anlamak güç.


Bülent ARINÇ, Ergenekon sürecinde subaylarla ilgili ortaya atılan iddialar üzerine “İyi ki biz bu subaylarla savaşa girmemişiz” demişti.


Peki, mevcut yapıdaki bir orduyla savaşa girilir mi?



Her olayın potansiyel zanlısı ilan edilen, bireysel ve hizipsel faaliyetleri kurumsal olarak yansıtılan ve bu şekilde yıpratılan bir orduyla…



Geçenlerde kıdemli bir subaydan dinlemiştim.



“Eskiden köylere gittiğimizde 90’lık dedeler bize yer verirdi. Şimdi bizi görünce sırtlarını dönüyorlar” demişti.



Vitesi düşürmek lazım.



Kutsal bir sözle, bir hatırlatmayla bitirelim yazıyı.



“Bir guruba olan kızgınlığınız, sizi adaletten ayırmasın.”





Diyanete Özür…



Her normal insan gibi “cami mahyasına ne yazılıp-yazılmayacağına karar veren Diyanet İşleri Başkanlığı’dır” diyerek, bir önceki yazıda İstanbul Müftülüğüne ufaktan dokundurmuştum; İstanbul’un kurtuluş gününde cami minarelerine yazılan cümleler sebebiyle.



Meğer işin aslı öyle değilmiş.



Mahyalara neyin yazılıp neyin yazılamayacağına Vakıflar Genel Müdürlüğü karar veriyormuş.



O zaman bize düşen, Diyanet’ten özür dilemek; virgülüne dahi dokunmadan cümleyi Vakıflar Gene Müdürlüğü’ne havale etmektir.



Demek ki neymiş?



Türkiye’de işler göründüğü gibi değilmiş.


Veyis ATEŞ