Usta Yiğido
seva Şuan
Son Aktivite: 31.08.2010 20:51
Üyelik Tarihi: 04.02.2008
Yaş: 40
Mesajlar: 15.375
|
Cevap: DİN, DİYANET, CUMHURİYET VE ATATÜRK
DİN, DİYANET, CUMHURİYET VE ATATÜRK (2)
Mustafa Nevruz SINACI
Parti ve Devlet birbirine girmişti. Bu haliyle yönetim faşistti. Totaliterdi. Batılılar bu tür icraatları tasvip, tercih ve hararetle teşvik ediyor, ancak Türkiye’ yi de aralarına almak istemiyorlardı. Zira, Atatürk, kültür ve medeniyet yönünde değil; Endüstriyel ve teknik ilerleme-gelişme yanlısı bir “batı’ cı” idi. Taklitçi değil. Ancak,Halk Partisi bunun tam tersini uygulamaya çalıştı.”
Bu yoğun ajitasyon, milli-manevi ve kültürel değerlerden, dinden uzaklaştırma-yozlaştırma çabaları sonucu hasıl olan boşlukta (son 45 yılda) varılan nokta şudur: İlk önce yoğun bir siyaset simsarlığı, bunu takip eden kesif bir din tüccarlığı. Böylece, 50 öncesi kötü eğilim-eğitim ve alışkanlıklar hortlatılarak, kaldığı yerden devam ettirilmiş, sağlıklı, akılcı ve çoğulcu demokrasi ve ‘fazilet anlamında Cumhuriyet’ yerine; “Halka rağmen halkı yönetme ve yönlendirme” gibi adalet, ahlâk, demokrasi, hukuk ve çağ dışı, ilkel bir zihniyet hakim unsur haline gelmiştir. Bununla birlikte;
ATATÜRK VE MİSYONERLİK
Mustafa Kemal Atatürk misyonerlik ve masonluğa şiddetle karşı idi, dış kaynaklı ve emperyalist odaklı her iki şer, hıyanet ve fesat akımını ülkeden atmış ve köklerini kurutmuştu.
Ancak, buna rağmen Atatürk döneminde kesilen misyonerlik faaliyetleri CHP ile yeniden başladı ve giderek yayıldı, çoğaldı. Bütün Anadolu’yu sardı. Köşe-bucağa, hattâ köylere kadar uzandı. Buna paralel olarak başlayan, sözde ‘dinler arası diyalog’ Vatikan damgalı tapınak şövalyelerinden de destek alarak bütün ülkeyi kapladı.
İslâm dininde büyük günah ve şiddetle kaçınılması gereken haramlardan olmasına ve kanunen yasak sayılmasına rağmen: Sahtecilik, yalan, talan, hırsızlık, yolsuzluk, rüşvet, iltimas ve nüfuz ticareti aldı yürüdü. Yolsuzluk yoksulluğu, yoksulluk cehaleti, cehalet felâketi getirdi. Anarşi, terör, gasp, irtikap ve kap-kaç olayları ülkeyi sardı. Namussuzluk ve ahlâksızlık geçer akçe haline geldi. Krizler birbirini kovaladı.
Dahası; yeşil sermaye nam din tüccarları tarafından sadece Almanya’da çalışan işçilerimizin 10 milyar doları alçakça soyuldu. Ülke içinde 45 yıl içinde 500 milyar dolar dan fazla milli servet çarçur edildi. Çalındı. Yağmalandı. İç ve dış borç yükü devasa boyutlara yükseldi. Halkın imkân ve kaynakları peşkeş çekildi. Ülkemizde yer altında ve yer üstünde her ne varsa yabancılara satıldı. İpotek edildi. Peşkeş çekildi. Kıbrıs kaybedildi.Milli davaya gölge düştü.Bunları çürüyen-yozlaşan Atatürk’ten, gelenekten, kök değerlerden, dinden, imandan, ahlâk ve faziletten kopan siyaset simsarları ve din tüccarları yaptı. Bütün olup bitene rağmen, devlette bir Diyanet İşleri Başkanlığı ve bu kurumdan sorumlu devlet bakanı daima vardı. Peki, vardı da ne yaptı ? No oldu ?
Burada şu gerçeğin altını önemle çizmek gerek:
Kâinatta var olan ilk ve tek din İslâmiyet’tir. İslâm’ı cihana yayan ve duyuran Türk milleti. Bu ve benzer pek çok nedenle, “her Türk Müslüman’dır. Müslüman olmak ve Müslüman kalmak zorundadır.” Aksi taktirde Macarlar, Bulgarlar ve daha nice örnekleri gibi Türklükten uzaklaşır. Yozlaşır. Yani, “hakkıdır hak’a tapan milletimin istiklâl” Yakın ve kadim Türk tarihi açıkça göstermiştir ki, dinini kaybeden Türk milliyetini de yitirmektedir.
Çünkü, insan fıtratına uygun olan tek ilâhi kaynak ve din İslâmiyet’tir.
Ancak Türk milleti, dininden ve diyanetinden uzaklaşmakla bunun bedelini çok ağır bir biçimde ödemiştir. Milli şair merhum M. Akif Ersoy’un dediği gibi ‘toparlanmaz ve kendine gelmezse eğer’ daha da bedel ödemeye devam edecek ve muhtemeldir ki sonunda ödeyecek bir şeyi de kalmayacaktır. İşte felâket budur.
Merhum, döneminde uzun bir Avrupa seyahati yapar. Dönüşünde ‘orada ne gördün, ne buldun’ diye sorulur. Cevap çok dehşet ve ibret vericidir. “Biz İslâm’a inanıyoruz, lâkin ne sünneti Resul ve nede sünnetullahı (Allah’ın sünnetlerini) yaşamıyoruz. Onlar ise, İslâm’a inanmıyorlar, ama sünnetullahı (allahın sünnetlerini) yaşıyorlar” der. Diğer bir deyimle onlar; Sünneti İlâhiyi çözmüşler ve yaşam boyutuna geçirmişlerdir. Biz ise, sünneti Resulü dahi anlamaktan ve yaşamaktan aciz ve zavallı bir haldeyiz. Ne zeval..
Daha da doğrusu-açıkçası: Bu günkü AB’ye baktığımızda, Türkiye zaviyesinden çok gerici, mürteci ve yobaz görünmektedir. Avrupa, tıpkı Atatürk’ün Türk milletine tavsiye ettiği gibi dindardır. Amerika, yüce yaratıcının adını doların üstüne yazmıştır. Burada Atatürk’ün din, ahlâk, lâiklik, kadın ve aile hakkında vazettiği bazı vecize ve Türk milletine ‘vasiyet’ niteliği arz eden sözlerini hatırlatmak isterim:
Bunları, günümüz cumhuriyet mitinglerinin mimarı durum ve konumundaki ADD ve ÇYDD iyi bilmeli ve doğru okumalıdır. Zira aziz ve necip milletimizin “lâiktir Türkiye lâik kalacak” ve “ne ABD ne AB, tam bağımsız Türkiye” sloganlarını haykırırken, dönem ve tarih itibarıyla bunların ne anlama geldiğini ve kimler tarafından ne maksatla söylendiğini de çok iyi bilmesi gerekir. Ki, estirilen heyecan inanç ve bilinç/şuur oluştursun.
ATATÜRK VE DİN
Bakınız Mareşâl Mustafa Kemâl ATATÜRK şöyle diyor:
1- Mânevi kuvvet, özellikle ilim ve iman ile yüksek bir şekilde gelişir. (Atatürk)
2- Allah birdir. Şanı yücedir. Peygamber Efendimiz Hazretleri, Allah tarafından insanlara, dini gerçekleri duyurmaya memur ve elçi seçilmiştir. Bunun temel esası hepimizce bilinmektedir ki, yüce Kuran’da ki anlamı açık olan ayetlerdir. İnsanlara feyiz ruhu vermiş olan dinimiz, son dindir. En mükemmel dindir. Çünkü, dinimiz akla, mantığa, gerçeğe tamamen uyuyor ve uygun düşüyor. Eğer akla mantığa ve gerçeğe uymamış olsaydı, bununla diğer ilâhi tabiat kanunları arasında çelişki olması gerekirdi. Çünkü, tüm evren kanunlarını (maddi ve manevi âlem kanunlarını) yapan Allah dır. (1923-Atatürk’ ün S. ve D., Cilt: 2 – Türk İnkılâp Tarihi Ens. Yayını, 1952 )
“Hazreti Peygamber Efendimiz, bütün Müslümanların ve kutsal kitap sahiplerinin bildirdiği üzere, Allah tarafından dini gerçekleri insanlık dünyasına duyurmaya ve anlatmaya memur edilmişlerdir ve ismi peygamberdir. Yani, haber ulaştırmakla görevlidir. Ulu Allah, Kur’an-ı Keriminde kendisine emirlik, saltanat ve taç vermiş değildir. Hükümdarlık vermiş değildir. Peygamberlik vazifesi ile gönderilmiştir. Tabiatıyla, gerçek vazifesini tamamen kavramış olan Cenab-ı Peygamber bütün dünya insanlarına O’nu duyurdu. Hepinizce bilinmesi lâzımdır ki, o devirde, meselâ doğuda bir İran devleti, kuzeyde bir Roma İmparatorluğu vardı. Diğer teşkilâtı ve kurulu devletler vardı ve Cenab-ı Peygamber (bu) devletlere gönderdiği peygamberlik mektuplarında buyurmuşlardır ki; Allah bir ve ben O’nun tarafından, size gerçeği anlatmakla vazifeliyim. Hak Dini, İslâm dinidir. Ve bunu kabul ediniz... ve hattâ ilâve etmiştir, Ben size, Hak Dini’ni kabul ettirmekle zannetmeyiniz ki, sizin milletinize, sizin hükümetinize el koymuş olacağım. Siz, hangi hükümet şeklinde, hangi durumda bulunuyorsanız o yine aynı kalacaktır. Yalnız hak dinini kabul ediniz ve koruyunuz. (1923-G. M. Kemal Atatürk’ün Eskişehir-İzmit Konuşmaları, Arı İnan-TTKurumu, 1982)
3- Türk milleti daha dindar olmalıdır, yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır demek istiyorum. Dinimize, bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam, ona da öyle inanıyorum. Bilince ters, ilerlemeye engel hiçbir şey kapsamıyor.
__________________
Allahım gönlümde olanı hakkımda hayırlı eyle,
Hakkımda hayırlı olana gönlümü razı eyle.
[Üye Olmayanlar Linkleri Göremez. Üye Olmak İçin Tıklayın...]
CANDA ÖZÜR OLMAZ...
|