MOĞOL-KAZAK-TÜRK BENZERKLİKLERİ
(
Yaşanılan coğrafya-Yaşam biçimi-siyasal otorite-dini inanış)
Önceki yazımda, Mihail Şolohov’un “ Durgun Don” adlı 4 ciltlik büyük romanından söz etmiş; romanın asıl mekanı olan Kazak köyü Tatariski’deki bazı kişileri sanki tanıyormuşum gibi, hatta kendi köyüm Divriği Çayören’deki bazı kişilere benzeterek yakınlık hissettiğimi ifade etmiştim. Aslında, sadece romandaki kahramanlarla değil, Tatatariski’nin kültürel ve sosyal dokusunun da (vatan sevgisi, askerlik hizmetinin görev bilinmesi, nişan, evlilik, bayram törenleri, ev içindeki anne-baba –kardeşler arasındaki sevgi/saygı/ hürmet, ot derimi, ekin derimi, imece usulü komşuların birbirinin tarla işlerine yardım etmeleri, kız ve delikanlıların akşam tarlalardan dönüşünde koro halinde türküler söylemleri; köyde birbirleriyle büyük coşkuyla sohbetleri, şakalaşmaları ve yakıcı yasak aşklar, vb) hiç yabancısı olmadığımı , hatta sanki bu kültürel/toplumsal olayların bazıları kendi köyümde tanık olduğum olgularla tıpa tıp aynıydı.
Kazak-Moğol-Türk ırk, etnik ve kültürel benzerlikleri –daha önce sözün ettiğim kaynaklarda sıkça vurgulanır:
Birkaç örnek:
Etnik köken:
“Bugün Türklerin VI. ve VIII. yüzyıllar arasındaki soy ağacı Germenlerin I. ve VI. yüzyıllar arasındaki soy ağacından daha iyi bilinir. Tötonik dillerinde yazılmış en eski yazıtlardan daha eski tarihli Türkçe yazılı dikitleresahibiz.
Bu yazıtlarda geçen isimlere XIII. Yüzyılda Türkler ve Moğollar tarafından oluşturulan destanlarda da rastlanır. Bu yapıtlardan en önemlisi eski Türk dilinde kayıtlar içeren bir dikittir. Diğeri de Çin harflerinin kullanıldığı ve Çin takvimiyle bizim takvimimize göre 18 Ocak 733 tarihli olandır. Bu dikit 1889’da Kuzey Moğolistan’da “Koşo- Saydam” gölü ile yukarı
Orhon arasında Bay
Yadrintzevv tarafından keşfedilen ve Bay
Thomson tarafından deşifre edilen ve 1893’te Kopenhag akademisinde sergilenen grubun bir parçasıdır. Çevirisini Bay
Radloff Î894’te yayınlamıştır. Dikit Çinliler tarafından
Mekilyen Kan, Türkler tarafından
Bilge Kağan olarak adlandırılan Türk prensi tarafından kardeşi, 731’de ölen Kutlug’un oğlu
Kul Kaan (
Kültekin) anısına yaptırılmıştır. Yazıtı daha kısa olan ve Bilge Kağanın oğlu Ulu Tekin tarafından babası için yaptırılan bir başkası izler.”(Leon Cahun: Asya Tarihine Giriş, s: 51. Türkçesi: Sabit İnan Kaya. Seç Yayın Dağıtım)
•••
“Gobi çölünün kuzey doğusunda Baykal gölü ile Kentey dağları arasındaki bölge
Türk ve Moğolların kutsal yurdudur.” ( LeonCahun: Agy,s: 21)
•••
“
Türk ve Moğol birleşmesi öylesine güçlüdür ki herkes bunların tek bir ulus olduğunu düşünmektedir. Büyük bilgin NasirettinTusi yalın bir ifadeyle: ”
Moğollar bir Türk boyudur” ve Muhammed Haydar: “
Türkler ve Moğollar aynı ulusu meydan getirmekte,” der.Bu konuyla çok ilgilenen
Reşidüddin ayrıntıya girer: “
Türk ve Moğol milletlerinin halkları birbirine benzese ve kökende aynı adı taşısalar bile, Moğollar Türklerin bir sınıfıdır ve aralarında birçok farklılık vardır,”der. Öte yandan şu açıklamayı yapar”:
“
Bugün Moğol olarak adlandırdığımız uluslar, antikçağda bu şekilde adlandırılmamış ve bu ad var oldukları dönemden sonra icat edilmiştir [...].
Günümüzde bile, Moğol milleti, yalnızca Türk uluslarından biridir. Tüm diğer Türk boylarının Moğol adını almaları, elde ettikleri şan ve güçlerinden dolayıdır.
Bu, aynı boyların daha önceleri Tatar adını almalarına yol açan nedenle aynıdır. Tatarların kendileri de, en tanınmış Türk boylarından biriydi.”( İlhanlı veziri Reşidettin’den aktaran Jean-Paul Roux: Moğol İmparatorluğu Tarihi. s:153. Türkçesi: Prof. Dr. Aykut Kazancıgil-Ayşe Bereket. Kabalcı Yayınları.)
•••
“Türk, Moğol, Tunguz, İskit, Slav, vb boyları Çin’den Rusya ve Macaristan içlerine kadar uzanan bozkırda yaşarlar.
Altay ve Tanrı dağları arasındaki geçitler, Moğolistan bozkırlarını Kazak bozkırlarına bağlar. Kazak bozkırını, Rusya ve Macaristan bozkırları izler. (Doğan Avcıoğulu, ürklerin Tarihi: Birinci Kitap, s:320. Tekin Yayınevi.)
•••
“Kazakların etnik temelini oluşturan eski Türk boyları geniş bir zaman dilimi içerisinde komşularıyla sıkı etnik ve kültür alışverişinde bulunmuşlardır.”(Lezzet Tülbasiyeva:Kazakların Yaşam Estetiği, s:1, Türk Tarih Kurumu Yayını)
•••
“Eğilmez imparator yaşamı boyunca eski
Türk ve Moğol geleneklerini ifade eden bu askeri düzenlemenin, bu katı disiplinin katı bir uygulayıcısı ve dakik bir kölesi oldu. /…/ Timuçin’i Cengiz Han unvanıyla tanıyarak onurlandıran bu
kurultay, 19 Türk ve Tunguz daha açık bir şekilde ifade etmek gerekirse 26 Moğol boyunun bulunduğu bu kurul artık bir boylar konfederasyonu değil, boyların özerkliğinin kalktığı homojen bir ulusu ifade ediyordu.” (LeonCahun: Agy,s: 157.)
•••
“Cengiz Han’ın Sanang Setzen tarafından yazılan destansı tarihinde atalara hep bir isim verilmiştir.
Anlatım tarzı da Kültegin’in anıtındakinin aynısıdır; her ikisi de ayinsel bir tarzda yazılmıştır.” (LeonCahun: Agy,s: 55. Dip not”)
•••
“Tarihçiler bize oldukça karışık görünen bir soruyla ilgilenmemiş görünmektedir.
Benzerliklerine rağmen, Türk ve Moğol dilleri birbirlerinden farklıdır ve birini bilmek , diğerini bilmek anlamına gelmez. Oysa bizzat Moğolistan’da,
Türkler ve Moğollar bir arada , komşu olarak yaşıyor, yakın ilişkiler içerisindeler ve şimdi aynı siyasi sistemin (Cengiz İmparatorluğu)içerisine giriyorlar. O halde birbirlerini anlayabiliyorlar mı? Mantığımız buna olumsuz bir yanıt vermemizi isteyebilir, ancak tarih olumlu bir yanıt vermeye zorlamaktadır.” (B.YVladimirtsov: Agy,s: 153.)
•••
“Soylar, yani kan bakımından birbirine yakın olanlar , eski Moğollarda kabile yahut şube teşkil eder ve İrgen tesmiye olunurdu (adlandırılırdı).
Tatar ve Kereit’ler de irgen idiler.” Prof. Dr. BorisYakovleviçVladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı, s: 121. Türkçesi: prof. Dr. Abdulkadir İnan. Türk tarih Kurumu Yayını.)
•••
“Timuçin (cengiz han) Karayitli Tuğrul’la bir çevirmen aracılığıyla gerçekleşemeyecek kadar içten konuşmaktadır: Karayitlerin Moğolca konuştukları sonucuna varabiliriz. Ancak ne biri, ne de diğeri bir Merkit, Tatar ya da Naymanla konuşmakta zorlanıyor gibi görünmektedir. Genelleştirilmiş bir iki dillilik ya da ortak bir bölgesel dilin var olduğunu kabul etmediğimiz takdirde, burada aydınlatılmamış bir sır vardır. Cengiz Han’ın arzuladığı, ancak olguların gerçeğinde, özellikle de büyük göçebe imparatorlukların içinde uzun zamandan görülen -ve bu yönelim zaman geçtikçe artacaktır.”(Jean-Paul Roux: Agy, s.153.)
•••
“Osmanlı tarihçisi aşıkpaşazade de, kuruluşu anlatırken,
Türkmen ve Tatarları birbirinden ayırmayarak, Osman’ın (Ataman) dedesi Süleyman’dan bahsederken, “elli bin kadar göçer Türkmen ve Tatar evini onun yanına verdiler” demekte ve Rum’daki (Anadolu’daki) “
Tatar ve Türkmenler o taifedendir.” yollu eklemektedir.” (Prof. Dr. Yalçın Küçük: Atamanoğlu Fatih. s: 93. Dip not. Tekin Yayınevi)
•••
“Tanınmış Bulgar Osmanski tarihçi N. Todorv, Balkan şehirleri üzerine ayrıntılı çalışmasında , “many of theMuslimswhocamefromtheoutsid eandsettled in RumeliawereYuruksandTatars” demektedir.
Yörük, Türkmen, Aydınlı sözcüklerini birbirinin yerine geçecek şekilde kullanıyoruz ve Profesör Todorov’un sağladığı istatistik ile bilgilerden , Osmanlılar, Balkanlar’ın kolonizasyonu ve türkifikasyonu (Türkleştirme) için, daha çok
Türkmen ve sonra Tatar nüfus göndermişler. Burada en azından Tatarları kendilerinden saydıklarını düşünmek zorundayız.” (Yalçın Küçük: Agy,s: s: 93)
•••
“Bir “Başkurt” Türkü olan Velidi Togan, bir yandan çok uzun yüz yıllar “
Türk” adı altında toplanamamaları ve ayrıca yine pek uzun asırlar Moğol hâkimiyeti altında yaşamaları nedeniyle, İç Asya ve Rusya Türkleri’ni ayırt etmenin güçlüklerinden söz etmektedir. Türkler çeşitli adlar altında yaşıyorlar, Togan’ın verdiği bilgiye göre 1
826 yılında Rusya’da, farklı isimler altında 46 Türk halk topluluğu yaşıyordu.
Bunların çoğunun dili Moğolca ile karışmış ve Moğolca’dan etkilenmiş durumdadır./.../Togan’m burada koyduğu ilke şudur: “
Keza ‘Tatar’ ismi evvelce Moğollar hâkimiyeti zamanında onlara iltihak eden kavimler ıtlak olunduğunda Kazan-Tatarı, Kırım-Tatarı, Nogay-Tatarı, Altay-Tatarı, Azerbaycan-Tatarı gibi isimler hasıl olmuştur. Togan,
Tatarları kısmen Moğollaşmış olsalar da, “Türk” saymaktadır ve Moğol egemenliğinde yaşayan Türklere “Tatar” adı verilmektedir, demektedir. Bu açıklama, Todorov’da bulduğumuz kayıtlarla uyuşma halindedir.
Osmanlı yöneticilerinin de Tatarları Türk saydıkları anlaşılmaktadır./…/ Velidi Togan, bu kadar ayrıntılı analizlere girmemekle birlikte,Kazakları da Türk telakki ediyor. Kitabının başında “Orta Asya” Türkleri başlığı altında “Kazaklar” ile başlamakta ve on dokuzuncu yüzyıl sonlarında, Rusya Kazaklarını dört milyona yakın göstermektedir.” (Yalçın Küçük: Agy,s:94)
•••
“
Fin-Macar, Türk, Moğol ve Mançular öyle derin bir şekilde iç içe geçmişlerdir ki, , tanımanın en sağlam yolu dillerine bakmaktır. Bu dört gruptan hiç birinde diğrer üç grup m gruptakilere ortak sözcüğü bulunmayan bir dil yoktur”. (LeonCahun: Agy, s: 31)
•••
“Etnik anlamıyla bakılırsa, hiçbir zaman ne Hunlar’da, ne Türkler’de, ne Macarlar’da, ne Moğollar’da ya da Mançular’da ırka dayalı bir oluşum ortaya çıkmamıştır, var olan bu ünlü isimleri taşıyan ulusların oluşturduğu siyasal birlikteliktir.” (LeonCahun, Agy,s: 31)
•••
Din:
“Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk budunun ilini töresini tutuvermiş, düzenleyi vermiş. ....
kendimi o Tanrı kağan oturttu tabii…” (Prof. Dr. Muharrem Ergin: Orhun Abideleri, s:19)
•••
“ Hun, Göktürk ve diğer göçebe Türk boylarının sosyolojik analizinde model olarak kabul edilen
Moğollar da Gök’e inanırlar; güneşi ve ayı ulularlar. Örneğin, Cengiz Han, nökerlerindenÇurçedai’ya hitaben şöyle dedi: " ...
Yer ve Gök’ün (Tanrı'nın)verdiği güçle Kereyitleri imha ve esir ettik.Cengiz Han, güneşe dönerek göğsünü yumruklar, ve güneş yönünde dokuz kez secde eder.
“
Temuçin (Cengiz Han) Burhan dağlarından inerek yumruklarıyla göğsüne vurdu ve şunları söyledi…Bundan sonra Burhan Haldun için her sabah tapınmalıyım, bunu neslim ve neslimin nesli böyle bilsin! Temuçin bu sözlerle kemerini boynuna ve şapkasını koluna asarak güneşe karşı döndü ve eliyle göğsüne vurarak güneşe karşı dokuz defa diz çöküp tövbe ve istiğfar etti”( Moğolların Gizli Tarihi, s: 41. Türkçesi: Prof. Dr. Ahmet Temir. Türk tarih Kurumu.)
En büyük Tanrı “Gök Tengri”dir.
“Onlar (Moğollar) için yüksek “ebedi”, gücü ve erki sınırsız olan bir tane yüce tanrı,
Gök Tengri vardır. Ve göksel Tanrıdan hem ayrı hem de onun bir parçası olan ,
gök kubbenin merkezinde güneş, ay ve yıldızlar gibi göksel Tanrı’ya bağlı, ancak yine de ondan ayrı çok sayıda ikincil Tanrı bulunmaktadır (Jean-Paul Roux: Agy,s: 55.)
Cengiz Han, her konuşmasına, Kök Tengri'nin (Mavi Gök'ün) dileğiyle sözü ile başlardı.
•••
“Cengiz’in karısı Borte-ucin Merkitler tarafından kaçırıldı,Çilger-bökö adında bir adamın (demircinin) karısı yapıldı. Cengiz onu kurtardığında en büyük oğlu Cuci’ye hamile idi.
Cuci, Altınordu Devleti’nin kurucusudur. Cengiz’in atası Bodancar’ın annesi de kocası öldükten sonra 3 erkek çocuk doğurmuştu. Bu çocukların babaları sorulduğu zamana “
Gök”ten bir kuvvetten türediklerini söylemişti.Cengiz’in annesi Holeun’u da kaçırıp hamile bırakmışlardı. Cengiz, Han ilan edildiğinde Holeun utanmış, ortaya çıkmamıştı.”( Moğolların Gizli Tarihi, s: 175. Türkçesi: Prof. Dr. Ahmet Temir. Türk tarih Kurumu.)(NOT:
Matta İncil’de yazılana göre, Hıristiyanlık dinin kurucusuJesus (Hz. İsa)’un annesi Meryem de kocası Yusuf ile nişanlandığında hamile idi, İsa’yı doğurdu. İsa’nın babası kimse değil, “Ruhul Küdüs” idi. (Matta’ya göre İncil, Bap 1, Bap 2, s: 1-2).
•••
“Kazak göçebelerinin dini, sinkıetizmle dolu olması açısından büyük farklılık arz etmekte idi. Dinin en eski şekilleri daha sonraki şekilleriyle sıkı sıkıya birleşmiştir. Dinin karakteristik yapısı göçebelerin toplum ilişkileri ile bağlılık göstermektedir. Boy şekillenmeleri XX. asra kadar daha aşağı sınıfların üst sınıflarca ezilmesine yol açmışür. /…/ Kazakların uydukları dindeki kültleri biraz daha detaylı inceleyelim.
Gökyüzü kültü- Kök-Tengri- Orhun yazıtlarıyla belirtilmiştir.
"
Önceleri üstte mavi gök, altta yağız yer vardı; Onların arasında insanoğlu türedi".Gökyüzü ruhunu ta'zim etme geleneği XX. asır başlarına kadar sürdü ve "Kuday" (Farsça) adını aldı.
Güneş kültü: Geçmişin birçok inanışlarındaki daire ve dairesel hareketlerin her biri ayrı bir kültselmânâya sahiptir. Bunların birkaç tanesini anacak olursak, hayvanların toplu hâlde salgın hastalığa uğradığında ölenlerin mezarının etrafında dönmek, yemin şekilleri, sevgi sözü - "aynalayııı" (döneyim) - gibilerini sıralayabiliriz. Daire ve daireye yakın şekillerin hepsi Kazakların sanat görüşünde önemli bir yere sahiptirler. Onlara verilen bu değer, mükemmeli, en iyiyi ve gelişmişi sembolize etmelerinden kaynaklanmaktadır. Genelde yeri oldukça büyüktür ve onun bu halkların hayatında var olmuş olması şüphe götürmezdir. /../
Ay kültü: "Onlar, yeni başladıkları veya giriştikleri her işe mutlaka ayın başında veya dolunay zamanında başlıyorlar. Bu yüzden onun önünde diz çöküyorlar ve dua ediyorlar.
Güneşe ise Ay'ın anası diyorlar. Çünkü Ay'ın Güneş'ten ışık aldığını düşünüyorlar."Gökyüzü nesnelerinin göçebeler arasındaki bu saygınlığı, bozkır boylarının astro¬nomi ve kozmik haller hakkındaki afetsel ve maddesel düşüncelerinin bilinmesine engel değildir. (Lezzet Tülbasiyeva:Kazakların Yaşam Estetiği, s:1,2,10,11,13,24,25) Türk Tarih Kurumu Yayını.)
•••
Yönetici (Bey, Han, Ataman) seçimi:
Türklerde ‘
Bey’, Moğollarda
‘Han’ ve Kazaklarda da ‘
Ataman’ statüsü hemen hemen aynıdır ve aynı yöntemle seçilirler. Geçim ekonomisiyle yaşayan bir toplum, üyeleri ancak yaşayabilecek kadar doyacak ve yine ekonomik yapısı gereği en küçük doğal değişimlere de duyarlı olacaktır. Çünkü, kuraklık ya da sel baskını gibi doğal olaylar veya sıkça görüldüğü gibi, daha güçlü kabilelerin saldırarak hayvanları almaları, otlakları işgal etmeleri, vb sosyal olaylar sonucu azalan beslenme olanakları doğrudan doğruya herkesin yeterince doyurulamaması sonucuna yol açacaktır ve bu nedenle de hayvanlarını doyuracak yeni otlaklar arayacaklardır. Böyle bir yaşamda göç, saldırı ve savunma kaçınılmazdır.
Bu durumda, göçü ve saldırı ya da savunma şeklindeki savaşı yönlendirecek bir otoriteye gereksinim vardır, çünkü insan toplulukları ‘hiyerarşik’ topluluklardır; düzen içinde yaşamak isterler. Kandaş toplumda bu iş seçimle çözülür; savaşçı yeteneği, ılgarlanan malı paylaştırmadaki eşitlikçi tutumu, kabilleler arası çatışmaları önleyerek görece bir ulusal birlik sağlamak gibi belirli nitelikleri olan karizmatik kişileri oylama yaparak kendilerine “şef” seçerlerdi; bu şef’e Türklerde “Bey” , Moğollarda ‘Han’ ve Kazaklarda da ‘Ataman’ denilirdi.
•••
“Orkun yazıtlarında
Bilge Kağanın başa geçme töreni anla l’intronisation , Profesör Bazin, davetliler arasında, “Taman adına rastlıyor, ancak, yazılı ismin grafiğini işaretle, “a été tradlement lu comme Taman Tarkan, mais peut aussi bien, dans me graphique qui ne note pas le a- initial être lu Ataman Ta man Tarkan okunmakla birlikte, zamanındaki Türk dilinde a karakterinin yazılmadığını ve bu nedenle gelen konuğun Tarkan” olduğunu açıklıyor. Böylece, Atamanın atestasyonu yüzyıl başlarında olduğuna göre, bu, Ukrayna’da taşınmaya sında dokuz asırdan daha önceki bir zaman olmaktadır.”
•••
“Öyle söylüyorlar, “
bir ataman, bizden biri”, Don Kazaklan' söz ediyoruz. Şolohov’un bu çok ünlü romanının hemen hemen cildinde “ataman” ile karşılaşıyor; bir yerde “otlakları haksız |m tirdi diye atamana lanetler savurdu” ve başka bir yerde, “üç yılını atamanı FiyodrManitskof yeni gelenin pasaportunu aldı, evirdi çevirdi katibine uzattı” ifadelerini okuyoruz ilaveten, “bir zamanlar İMİ vuşluk etmiş olan ataman” bilgisini de buluyoruz. Şef ve her türlü olduğunu düşünebiliyoruz.
•••
« Profesör Louis Bazin, etimolojik kanıtlama üzerinde durmuyor, bunu çözülmüş sayıyor ve doğrudan doğruya Türk tarihine ve bu arada dili tarihine el atıyor; Orkun Yazıtlarına referans vermesi doğaldır. Profesör Bazin, Orkun Yazıtlarında “
Ataman” sözcüğünü bulmakta güçlük çekmiyor ve işaret etmektedir. (fatih, 989)
•••
“Kabile birliği yahut xuriltai(
Hurultay:Kurultay) denilen kabile şûrasında te¬barüz ederdi. Bu xuriltai’a soy başbuğları, önemli şahıslar, hatta nüfuz sahibi olan vassallar, kısaca eski Moğol cemiyeti¬nin yüksek sınıfının bütün mümessilleri, iştirak ederlerdi ./…/ Hurultay, ne bir diète ne de bir parlamento idi. Bu, tesadüfi olarak meydana çıkan plân ve tasavvurların müzakere edildiği aile toplantısı idi; bu toplantıya isteyen ve alâkadar olan iştirâk ederdi ./…/
Ekseriya, bilhassa harp, büyük sürek avları ve bu gibi hadiseler zuhu¬runda, kabile şûraları başbuğ seçerler ve bu başbuğlar bazan sulh zamanlarında da başbuğluk etmekte devam ederlerdi. Âdette bunlara haan denirdi. Fakat bunların hakimiyeti zayıf ve ehemmiyetsizdi ; bütün işler o veya bu hanı ileri süren (Prof. Dr. BorisYakovleviçVladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı,s: 122. Türkçesi: prof. Dr. Abdulkadir İnan. Türk tarih Kurumu Yayını.)
•••
Rusça orijinal adı “Tihiy Don” olan bu büyük romanda(Durgun Don veya Durgun Akardı Don: Volga Nehri) , “
ataman” yumruğunu masaya indirdi” tasviri ile “
Ataman Hassa Alayında teğmen” tarifini de okuyoruz. Demek “ataman” Kazaklarda yönetici a olarak karşımıza çıkıyor. Atamanların kavmiyeti üzerine ise, Şolohov bunlardan birisi için, “
damarlarındaki kan aynı, Türk-Kazak kanı karışımı,” demektedir. Güzel, ancak bu haliyle, fazla karışık görünüyor inceltmek durumundayız. Kolay görünmüyor, çünkü
daha önce Moğollardan söz ettim, Türkler ile çok iç içe yaşamış olsalar da, Türkleri ve Moğolları ayrı kavimin saymak durumundayız. Bir de Tatarlar var. Şolohov’un yaptığı aktarmada kazakların “
Tatarsk” köyünde yaşadıklarını da duyuyoruz.“ (Fatih, s:92,93)
•••
“Ona gereken ilk ve son kez olmak üzere kendisine verilecek ve yasadan başka sınırı olmayan bir h
ükümdarlık yetkisiydi ve de Kurultay ona bunu verdi. O artık “göğün oğlu” Sutu-Bogdaidi; "mutlak, eğilmez, sarsılmaz hükümdar” Cengiz Han olmuştu. Bu “Çingi” ’ kelimesinin Moğol dilindeki yaklaşık anlamıdır; fakat daha önce söylediğim gibi bunun eski
Hyung-Nu hakanlarının taşıdıkları Çen-Yu unvanının çevirisi olmasını imkansız kılan bir şey de yoktur ki bunun “
muhteşem, görkemli” anlamına geldiğini daha önce görmüştük. Kül Tekin anıtındakinin Uygur lehçesindeki eş anlamlısı “İli”dir.
•••
(Cengiz İmparatorluğu’nu konu edinen) “Metinler , örneğin Tatarların yok edildiğinden söz etiklerinde, bu elbette fiziksel değil, sosyal ve siyasi açıdan bir yok edilmedir. Aileler ve klanlar yok olmadı, ancak ayrıcalıklarını çok büyük ölçüde kaybettiler.” (Vladimirtsov: Agy, s:153)
•••
Ataman”, Rus Çarlığı yönetimindeki her düzeyde seçilmiş şeflere denirdi; Don birliğinin başında asker ataman; Kazak köylerinin başında ise stanitsa atamanı bulunur;
Kazak birliklerinin sefere çıkışında ise özel, sefer atamanı seçilir; sözcük, geniş anlamıyla, ihtiyar demekti; Don Kazakları bağımsızlıklarını bütünüyle yitirdikten sonra tahtın vârisi bütün Kazak birliklerinin atamanı unvanını aldı; uygulamada ise Ka¬zak birliklerini geçici, atanmış atamanlar yönetiyordu. (Stanitsa: Kazak köylerine verilen isimdir.
•••
“Başka generallerin adından hiç söz edilmez oldu. Krasnof’u destekleyen subaylar, Bogayevksi’nin Denikin’le birlik olduğu, eğer
o ataman seçilirse Bolşevikler ezilip Beyaz Muhafızlar Moskova’ya girer girmez bütün Kazak ihtiyaçlarına, Kazak muhtariyetine son verileceği yollu söylentiler yaydılar.” (Mihail Şolohov, Ve Durgun Akardı Don, İngilizceden Tektaş Ağaoğlu çevirisi, cilt 3, Altıncı Bölüm, s. 914.)
•••
Tatariski köyüne Viyeşenka
atamanlarından gelen bir bildiride, ayın yirmi ikisinde orda konsey delegelerinin seçimi için bir toplantı yapılacağı haber veriliyordu. MironKoşunof, köylüyü toplayıp bildiriyi okudu.
/…/
“Ne diyorsun, nasıl bir hükümet kurulmalı sence?”
“
Bir ataman olmalı. Bizden biri. Bir Kazak.”
“Haydi hayırlısı! İyi birini seçin ama.
Tolstoy: Kazaklar
Direkler beyaz güz pusunun içine dalıyor, yarları, boğazları aşıyor ve bu direklerin gittiği yönde, bu kadife gibi yol üstünde, Sovyet rejiminden hoşnut olmayan Don ve Kuban Kazaklarından kurulu yarım taburluk çetesini ardına takmış
ataman gidiyor. (şolohovorTolstoy?s:51)
“ Yüzbaşıyla
‘ataman’ atlarına binip köye döndüler ( Tolstoy: Kazaklar, s: 131)
•••
Gidip “
ataman”la konuşsaydı ya!
Ataman: Kazak köylerinde seçimle işbaşına geçen yönetici.
•••
Asimilasyon:
Göçebe toplumlar/topluluklar yerleştikleri her uygar ülkede uygarlaşmaya parelel olarak köklerinden kopmuşlardır; dilleri, dinleri, kültürel etkinlikleri unutulmuş, yerleştikleri toplumların değerleri kendi değerleri olmuştur. Doğuya (Çin) gidenler Budist, Batıya gidenler İslam, Kuzeye gidenler Ortodoks Hıristiyan olmuşlardır. Köklerine bağlı kalanlar (Anadolu Kızılbaşları gibi) her zaman yerleşik soydaşlarının ve merkezi devletilerin hedefi olmuşlardır.
“Türk milleti il yaptığı ilini elden çıkarmış, kağan yaptığı kağanını kaybedivermiş. Çin budununa beylik erkek evladını kul kıldı, hanımlık kız evladını cariye kıldı. Türk beyler Türk adını bıraktı. Çinli beyler Çin adını tutarak, Çin kağanına itaat etmiş. Elli yıl işi gücüvermiş. Çin kağanına ilini, töresini alı vermiş. Türk halk kitlesi şöyle demiş: illi millet idim, ilim şimdi hani, kime ili kazanıyorum der imiş.Kağanlı budun idim, kağanım hani, ne kağana işi, gücü veriyorum der imiş. Öyle deyip Çin kağanına düşman olmuş.(Muharrem ergin: Orhun Abideleri: s: 35-36)
•••
Dikkat edilirse bu tükler yerleştiklerinde isim değiştirip Müslüman isim ve unvanlarını almaktadırlar, aynı şekilde Çinde ‘de Çin isim ve unvanları almaktadırlar. (LeonCahun : Asya Tarihine Giriş, s: 105.Türkçesi: Sabit İnan kaya. Seç Yayınları)
•••
Bu örneklerde görüldüğü gibi, tarih ve sosyoloji kitaplarında Türk-Moğol-Tatar- Kazak benzerlik vurguları bazı Rus romanlarında da görülür.
Rus Romanlarında Kazak-Tatar-Türk Vurguları:
Şolohov: Durgun Akardı Don
Roman “
Tatarski” adındaki Kazak köyündeki siyasal, sosyal, ekonomik ve kültürel olayları, değişimleri/dönüşümleri anlatır. Buna göre, Kazakların yaşadıkları köyün adı “Tatarski”dir, yani bir
Tatar köyüdür.Demek ki, Kazaklar, Tatarlar ile çok iç içedirler.
Yine bir Rus romancısı olan Mihail Şolohov , “
Durgun Don” ve “
Don Hikayeleri” adlı romanında Kazakları konu edinir. Bu eserlerde de Kazak, Tatar ve Türk etniklerinin aynı olmasa da, birbirine yakın etnikler olduğu anlaşılır.
Bazı alıntılar yapacağım:
“Prokofey’in karısı o akşam öldü. Çocuğa acıyan Proko- fey’in ihtiyar anası yavrunun bakımını üzerine aldı. Çocuğu ketentohumu lapasma buladılar, sarıp sarmaladılar, kısrak sütüyle beslediler ve bir ay sonra esmer,
Türk’e benzeyen yavrunun artık yaşayacağından iyice emin olunca da onu alıp kiliseye götürerek vaftiz ettirdiler. Dedesinin admı, Pan¬teleyadım verdiler ona. Prokofey on iki yıl kürek cezası çek¬tikten sonra döndü. Yer yer kırlaşmış kızıla çalan kırpık sakalı ve giydiği Rus elbisesiyle hiç de bir Kazağa benzemiyordu Prokofey. Oğlunu alıp, çiftliğine döndü.
Panteleybüyüdükçe esmerleşti ve ele avuca sığmaz bir hale geldi. Yüzü de vücut yapısı da annesine benziyordu. Prokofey onu bir Kazak komşusunun kızıyla everdi.Ondan sonra da Türk kanı artık Kazak kanıyla karışma¬ya başladı. «
Türkler» diye anılan, kanca burunlu, vahşi bir güzelliğe sahip Melehov’lar ailesi köye böyle yerleşti işte.
•••
“Gregor ata binerken Natalya dizginleri tuttu. Gregorkaşlarmı çatarak, ayağıyla üzengiyi yakaladı, eyere iyice yerleşip, sürdü çıktı avludan. Ona kapıyı açan Natalya, Gre- gor’uardmdan seyretti. Gregor, eyerin üzerinde
Kalmuk usûlü sola doğru kaykılmış, gösterişli bir şekilde kamçısını sallıyordu.”
•••
“Bu Mcnnşirolga ve
Türklerin pay vermek, “bir parçasını vermek” dediği olaydır, savaşçı tarafından sunulan çocuk, öldürülen düşmanın bir “parçasıdır.” Ancak: bu “parça” Höelün’e düşmektedir? Burada başka bir düşünceye başvurmak mektedir. Avcı ve savaşçı yalnızca üstlerinin emri üzerine, onun adına öldü böylece cinayetle doğrudan bağlantılı değildir. Ticari bir değeri olmayan çoc başlıca değeri simgesel olan bir “parça” olarak vermek, onu alan kişinin yetkesini kabul etmek anlamına gelir ve bir yerde o kişinin emri üzerine öl; lerini itiraf etmek olur.
Höelün, Höelün ana, eski aile reisi, büyük oğlu kısa : re önce han olmuş olmasına rağmen bu ayrıcalığı kendine saklayabilirdi. Ayrdonun son evlat edinmesi olacaktı, bu da yeni bir güç önünde geri çekildiğin bir kanıtı olabilir. (Jean pauoroux: moüolimaoaortorluğu)”
•••
“Uzun boylu, erkek görünüşlü bir kadın, elinde paçavralarla, karşı komşusu Ulitka Ana’dan
ateş istemeye gelmiştir. (
Çayören’de sabah ateşi komşudan alınan ateş ile yakılırdı. Ocaktaki ateş gece yatarken söndürülürdü. Kibrit çok az evde olurdu. Bu nedenle keyveniler ellerinde saghsı (demirden yapılmış ateş kreği) bacası tten en yakın eve gidip (izin bile almadan) ocaktan közleri alır eve gidip ateş yakardı)
•••
“Her kazağın sevgilisine dediği gibi “
Canımın içi”ni düşündü, öfke ve acı duydu. (
Sadece çayören’de değil Türkiye’de çok kullanılan bir sevgi ifadesidir. Hatta türküsü bile var: Karşıdan geliyor o yarın göçü, nerelerde kaldın canımın içi…” (Hayal Has, Musa Eroğlu, )
•••
Kız ateşi canlan dırırken anne dış kapıya yürüyor. Köyün üstüne alaca karanlık çökmüştür. Hava sebze, inek ve
acı acı tezek dumanı kokuyor.
•••
“Yazları, alacakaranlık çökene kadar,
evi çevreleyen toprak sekiye oturur, başı eğik, yere değneğiyle bir şeyler çizerken, kafasından müphem hayaller geçer, unutkanlığın gölgeleri arasında ufak ufak hatıra pırıltıları canlanırdı.”
•••
“
O anda tırpanın yumuşacık, dayanıksız bir şeyi biçtiğini hissetti. Yere eğildi. Minicik bir yabani ör¬dek yavrusu, bağırarak otların arasına kaçtı.”
•••
“Biraz sonra elini sallayarak, ‘
Tırpanları getirin,’ diye seslendi. Gregor çayırı eze eze, arkasında dalgalı bir iz bıra¬karak onun yanma gitti.
•••
“Hasır şapka giymiş uzun boylu bir
Kazak, yolun kenarında tırpanını bilerken, başını iki yana sallayarak, «Günaydın, komşu,» dedi. «Biraz gecikmedin mi?”
İhtiyar gülerek, «Benim kabahatim değil... kadınların yüzünden yine!» diye cevap verdi ve ham deriden kamçısıyla
öküzleri hayladı.
•••
“Paskalya’dan hemen sonra otları biçme ve kurutma işi başladı. Sabahın erken saatlerinde bütün otlak, kadınların,
bayramlık eteklikleri, pırıl pırıl, işlemeli önlükleri ve renkli başörtüleriyle çiçek açmış gibi donandı. Bütün köy halkı, ot biçmeye gitti.Tırpancılarla tırnakçılar bayram günü gibi süs¬lenmişlerdi. Ta eskiden beri bu böyle gelmiş, böyle gidiyordu. Don’dan, uzaktaki akçaağaç korularına kadar yağmala¬nan otlak kıvıl kıvıl kaynıyordu.” (
Çayören’de “Ziyarat”dan sonra ot derimine girilirdi. Bkz.
[Üye Olmayanlar Linkleri Göremez. Üye Olmak İçin Tıklayın...]
•••
“Gregor sürüyü çevirdi, koşturdu.
Ağılın kapısına bütün ağırlığıyla yüklenip, söğütten örülme ufak kapıyı açtı.
•••
Kazaklar özgülüklerine sıkı sıkıya bağlı kalmışlar, zamanı istedikleri gibi kullanmışlardır.
Savaş ve yağma onların en belirgin yaşam biçimi olagelmiş. Rus egemenliği ise kendini ancak olumsuz alanlarda, ya seçimlerde veya köylerde Rus alaylarının dolamasında göstermiştir.” (Tolstoy: Kazaklar, s:27)
•••
Sizleri (Rusları) insan yerine koymazlar.
Onların (Kazakların) gözünde sen Tatarlardan kötüsün. Size gavur Ruslar derler “ (Tolstoy: Kazaklar, s:73
•••
Örneğin, Tolstoy’un “Kazaklar” adlı romanındaki kahramanlarından birinin adı “nazarka”dır. “. “
Nazarka” ismi Rusçada olmayan “
Nazar” kelimesinden türemiştir. Türkçeden, ya da Ermeniceden alınmış olabilir. Bir diğer Kahramanın adı İlyaVasilyeviç’tir, ancak İlyas diye çağrılır:” Kırk, kırkbeş yaşlarında bir Kazak reisi. Aynı zamanda öğret¬mendir; kasabada, okumuş bir adam olarak bilinir. Küçük adı “İlya” ol¬duğu halde, eşi Ulita ona, belki de Tatarlardan örnek alarak “İlyas” diye hitap eder. (Tolstoy: Kazaklar. Türkçesi: Leyla Soykut. Güven Yayınevi)