Warnung: Illegal offset type in [path]/includes/functions_post_thanks.php (Zeile 110)
Sivas - Sivaslilar.Net - Sivashaber - Sivasforum - Sivasların En Büyük Buluşma Merkezi - Yiğidolar - Tekil Mesaj Gösterimi - Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1
Tekil Mesaj Gösterimi
Alt 01.02.2016, 12:11   #3
cebe
Tecrübeli Yiğido
NO AVATAR
 
cebe Şuan cebe isimli Üye şimdilik offline Konumundadır
Son Aktivite: 17.08.2016 15:36

Üyelik Tarihi: 12.01.2009
Mesajlar: 245
Tecrübe Puanı: 501 cebe FORUMLARA KATILIMI BIRAZ DAHA ARTABILIR
Standart Cevap: Türk-Moğol Kabile Yaşantısı-1

Göçebe Yaşam ve Sınıfsız Toplum: Karanlık Devir

Ön Bilgi: 1. Bu yazı derlemedir; okuyanı bıktırana kadar alıntı yapıyorum.
2. Kopyala –yapıştır tekniği ile aynı paragraf defalarca tekrarlanıyor.
3. Düzeltme butonu (fonksiyonu) en fazla 1 saat geçerli oluyor; bu
nedenle, geçmiş makaleleri düzenleyemediğim, yeni alıntıları ilgili
yerlere insert edemediğim için, bazı konuları tekrarlamak zorunda
kalıyorum.
4. Sonuç: İlgi duyanların zaman ayırmasını öneriyorum



Gerçekte insan topluluklarının uygarlık yolculuğunda “sınıfsız toplum” durağı var mıydı? Varsa, hangi dönmede olmuştu, ne kadar sürmüştü ve daha da önemlisi bu sosyal olgu günümüze kadar neden süregelmedi ? Ben Marksist değilim, ancak tarihe hep Materyalistlerin baktığı açıdan bakmaya çalıştım. Materyalist dünya görüşünün kuramcılarından Friedrich Engels(1820-1895), 1884’de yazdığı “Ailenin-Özel Mülkiyetin-Devletin Kökeni”adlıeserinde, insanlık tarihinin başlangıcından Ortaçağ’ın sonuna kadar olan dönemde ilkel toplumlardan uygar toplumlara geçiş süreçleriyle ilgili sorunları irdelemiştir. Engels, bu konuda Amerikalı sosyolog Lewis Henry Morgan’ın (1818 –1881) Kuzey Amerika yerlileri arasındaki gözlemlerinden çok yararlandığını, çünkü “tarih öncesi dönemi” ilk kez bilinçli bir şekilde düzenleyen kişinin Lewis H. Morgan olduğunu kaydetmiştir.

Lewis H. Morgan, Kuzey Amerika yerlileri arasında 40 yıl süreyle kalarak yaptığı derin incelemelerinin sonuçlarını 1877’de, “Ancient Society: Eski Toplum” adında kitap olarak yayınlamıştır. Bilindiği gibi, klasik tarih yazımında insanın bilinen tarihinin 40 000 (kırk bin) yıl olduğu kaydedilir ve bu 40 000 yıllık dönem çeşitli evrelere ayrılır: PaleolitikÇag (Eski Taş Çağı); günümüzden 40 000 yıl önce; Neolitik Çağ (Cilalı Taş Çağı), günümüzden 10 000 yıl önce; Tunç( bronz) Çağı ( İ.Ö. 3000-1200) ve Demir Çağı, MÖ 1200’lerdebaşlalıp günümüze kadar gelen süreçtir.

Yazının insanlar tarafından kullanılmaya başlamasından sonraki tarihe “yazılı tarih”, ondan öncesine de “tarih öncesi dönem” denilmektedir. İnsanlık tarihinde “yazı”yıilk kez İ.Ö. 4000 yıllarında Mezopotamya’da Sümerler icat ettiler-kullandılar. Buna göre, yazılı tarih, İ.Ö. 4000, İ.S. 2000 ( günümüze kadar) yıl olmak üzere toplam yaklaşık 6000 yıldır.
Söz konusu edilen sürenin, yani kırk bin yılın ‘yazılı dönemi’ ise son altı bin yıldır. Ancak, 6000 yıllık yazılı tarihin son 3000 yılını, özellikle Yunan eserlerinin verilmeye başladığı son 2500 yılını çok kesin olarak biliyoruz. Ondan öncesi gittikçe artan bir “flu:bulanık” durum arz eder. Morgan ve onun bulgularını temel alan Engels, insanlık tarihinin çok gerilerinde kalan işte bu sisli ve çoğu kez karanlık çağlarını aydınlatmaya çalışmışlardır.

Morgan klasik tarihçilerden farklı olarak, “tarih öncesi dönemi” süreye göre değil, doğa üzerinde insan tarafından erişilmiş bulunan üstünlük ve egemenlik derecesinin göstergesi olan yaşam araçlarının üretiminde gerçekleştirilen gelişmelere (ustalık) göre “Yabanıllık”, “Barbarlık” ve “Uygarlık”; yabanlığı ve barbarlığı da kendi içlerinde “aşağı”, “orta” ve “yüksek” olmak üzere üçer evreye ayırmıştır. Materyalist düşünür Friedrich Engels, Morgan’ın bu ayırımı için;

“İşte Morgan'ın büyük değeri, yazılı tarihimizin bu tarih öncesi temelini bularak onu ana çizgileriyle anlatmış ve en eski Yunan, Roma ve Cermen tarihinin o zamana kadar tahlil edilememiş başlıca gizlerinin anahtarını, Kuzey Amerika yerlilerinin kandaş gruplar içinde bulmuş olmasındadır. Ama yapıtı, bir günün işi olmadı. Konusunu adamakıllı kavrayabilmek için, onunla hemen hemen kırk yıl içlidışlı oldu. Ve işte bu yüzdendir ki, kitabı, günümüzün çığır açacak sayılı yapıtlarındandır,”demiştir.(Fr iedrichEngels: Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, s:13. Türkçesi: Kenan Somer. Sol Yayınları .)

Engels’e göre, uygarlığın “barbarlık aşaması”na kadar, insanlar bulundukları coğrafi bölgeden bağımsız olarak, belirli bir dönem için, aynı süreci yaşarlar. Barbarlık döneminin belirleyici niteliği, hayvanların evcilleştirilmesi ve çoğaltılması ile bitki ekimidir(tarım faaliyeti). Barbarlığın “aşağı aşaması”nda çömlek yapımı ortaya çıkar, “orta aşaması”nın en belirgin karakteri süt ve et vermeye yatkın hayvanların evcilleştirilmesi ve çoğaltılmasıdır, “yukarı aşaması”nda bitki (tahıl) ekimi başlar. Demir madeninin eritilmesi ve dökümü ve “abece”nin (harfler) türetimi ve bunun yazıda kullanılmasıyla, barbarlıktan uygarlığa geçilir. Bu nedenle, “barbarlık aşaması”na geçince, yaşanılan coğrafyanın üzerinde bulunan hayvan ve bitki çeşitleri ve bolluğu gibi özel doğal niteliklerinden dolayı, insanların yaşadıkları süreç farklılaşamaya başlar. Mezopotamya, Ganj ve Nil vadileri, vb bölgelerde hayvan yetiştiriciliğinin yanı sıra tarımsal üretim de yapılmaya başlanır. Güney Amerika yerlileri sadece bahçe bitkileri (sebze) yetiştirebilirler. Bu nedenle uygarlıkta ilerlemeleri Doğu yarı küredekilere göre binlerce yıl geri kalır. “Batı yarıküredekiler(Amerika’ yerlileri) , Avrupalılar’ın fethine ( İ. S. 16.yüzyıl) kadar bu aşama hiç bir yerde aşılamamıştır”.( Engels, Agy, s: 32). Barbarlığın aşağı aşamasında bulunan Amerika yerlileri arasında (Missisipi'nin doğusunda bulunan bütün Kızılderililer bunla içindeydi), daha ilk bulundukları zamanlarda, ufak ölçülerde bir mısır ekimi ve belki de kabak, kavun ve öbür bahçe bitkileri yetiştiriciliği yapılmaktaydı; besin maddelerinin en büyük kısmı böyle sağlanıyordu. Bu yerliler, kazık bölmelerle çevrili köyler içinde, tahtadan evlerde barınıyorlardı.

“Kuzeybatıdaki ve özellikle Kolombiya vadisindeki aşiretler, henüz yabanıl dönemin yukarı aşamasında (taş çağı) bulunuyorlar ve ne çömlekçiliği, ne de herhangi bir bitki ekimi biliyorlardı. Buna karşılık, Yeni Meksika’nınPueblos denilen yerlileri, Meksikalılar, Orta Amerika halkları ve Perulular, Amerika'nın fethi çağında barbarlığın orta aşamasında ( tunç çağı) bulunuyorlardı.”(Engels: Agy,s:32-33).

Doğu toplumlarının, Batı toplumlarına göre çok daha kısa sürede uygarlıkta büyük adımlarla ilerlemeleri, Batı kabilelerinin ise, İ.S. 1500’lü yıllara kadar orta ve yukarı barbarlık aşamalarında çakılı kalmaları ( Doğu toplumlarına göre 20.000 yıl geride) beslenmeyle ilişkilendirilmiştir.

“Aryen ve Semit ırkların üstün gelişmesini, belki de, bu ırkların beslenmesinde et ve sütün bolluğuna ve özellikle bu bolluğun çocukların gelişmesi üzerindeki olumlu etkilerine bağlamak gerekir. Gerçekten, hemen hemen tamamen bitkisel bir beslenmeyle yaşayan Yeni-Meksika'nın Peubloslu yerlileri, daha çok et ve balık yiyerek yaşayan barbarlığın aşağı aşamasındaki yerlilerden daha küçük bir beyine sahiptirler”. (Engels: Agy,s:34).

Aryen ırkı Hindistan’da Ganj ve İndus nehirleri, Semit ırklar ise Mezopatomya’da Dicle ve Fırat ırmakları kıyılarında yerleşik yaşama geçip tarımsal üretim ve hayvan besiciliği yapan topluluklardır. Bunların besinleri et, süt, karbohidrat içeren zengin besinler olduğu için bu ırkların hem beden hem de beyin bakımından avcı toplayıcı kabilelere göre, örneğin Kızılderililere göre daha iyi geliştiği iddia edilmiştir

Asya Steplerinde Uygarlık Süreci

Asya steplerinde ise, tarımsal üretim , önce hayvanlar, sonra da insanlar için yapılır. Engels, “adı geçen eserinde Türkler için özel bilgi vermez, “Turan Yaylaları” ya da “Asya Barbarları” olarak söz eder.

“Asya barbarlarında tarımsal üretimin başlangıcı olan bahçıvanlık barbarlığın orta aşamasında ortaya çıktı. Yüksek Turan yaylalarının iklimi, uzun ve sert kış, saman ve ot yedekliği olmaksızın, çoban yaşamına izin vermez, demek ki buralarda çayırların düzenlenmesi ve tahıl ekimi zorunlu durumdaydı. Karadeniz’in kuzeyindeki stepler için de durum aynıydı. Ama, davar için üretilen tahıl, kısa zamanda insan için bir besin haline geldi“( Engels: Agy,s:188).

Karl Marx (1818- 1883) ise, göçebelerin tarımla uğraştığından söz etmez, toprağın “ortak otlak” olarak kullanıldığını söyler:

“Göçebe çoban boylar arasında —ve bütün çoban boylar ilkin göçebeydiler— toprak, doğanın öteki koşulları gibi, ilkel sınırsızlığı içinde görülmektedir. Örneğin Asya bozkırlarında ve Asya yüksek yaylalarında olduğu gibi toprak, sürülerin otlağıdır ve sürüler bütün çoban toplulukların geçim kaynağıdır... Burada mülk edinilen ve yeniden üretilen toprak değil sürüdür, toprak her konaklanıldığında ortaklaşa kullanılır."(Marx: Kapitalizm Öncesi Ekonomi Şekilleri, s:96,. Aktaran: Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi, s:238, dip not).

Türkler- Moğollar

İslam öncesinde Türkler, Çin’den Rusya ve Macaristan içlerine kadar uzanan Asya bozkırlarında bilinmeyen zamanlardan beri (bazı kaynaklara göre 2000, bazılarına göre ise 4000 yıl tahmin ediliyor) göçebe yaşam sürüyorlardı. Her ne kadar Türkler Uzak Asya’da Çin sınırından Orta Avrupa’nın Tuna Nehri havzasına kadar olan çok geniş bir coğrafyaya saçılmış boy, budun, konfederasyon,vb toplumsal yapılanmalar içinde yaşamış olsalar da, asıl vatanları Orta Asya bölgesi bilinir; bu o kadar öyledir ki, Orta Asya denilince Türk, Türk denilince de Orta Asya akla gelir. ‘Orta Asya’ olarak adlandırılan coğrafi bölge, Asya’nın Hazar Denizi’nden Çin’e kadar uzanan kısmıdır. Oldukça muğlak biçimde Asya kıtasının içlerindeTibet’ten Orta Sibirya’ya kadar kıyılardan uzak tüm bölgeleri kapsayabilen “Orta Asya” ifadesi daha kesin olarak çok daha kati coğrafi ve jeopolitik özellikler sergileyen daha küçük bir bütünü ifade ediyor. Yüzölçümü 4 milyon Km2 olan Orta Asya özellikle steplerle ve hatta çok büyük çöllerle kaplı bölgenin toplam nüfusu bugün bile 55 milyon civarındadır (YvesLacoste: Büyük Oyunu Anlamak,s: 265. NTV Yayınları)

Orta Asya’nın iklimi tarımsal üretime uygun değildir; denizden uzak ve yüksek dağlarla çevrilidir, iklim serttir. Kışın ısı sıfırın altında olmak üzere -17 ila -51 dereceye düşer, yazın +25 ila +50 dereceye çıkar. Bozkır, özellikle kurak yerlerde çöle dönüşür. Çinli Taoist Rahip ÇangÇun, Gobi çölü ve civarını şöyle betimlemiştir:

“...yerde ağaçlar bitmez, biten tek şey yabanıl otlardır; Tanrı burada dağlar değil, tepecikler yaratmıştır; burada ekin yetişmez... (Prof. Dr. BorisYakovleviçVladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı, s:60. Türkçesi: Abdulkadir İnan. Türk tarih Kurumu Yayınlar).

Orta Asya’nın iklim koşullarını, Prof. Yalçın Küçük tarafından Siyonist Yahudi olarak tanımlanan David LéonCahun (1841-1900) da, Türkçülüğün temel kitabı kabul edilen “Asya Tarihine Giriş” adlı eserinde şöyle betimlemiştir:

"Yer takır, asman ırak,toprak sert, gök uzak"der Türkler / …/ Yer yer killi bozkır; takır kelimesinin anlamını yansıtırcasına açık tepelerle ya da bataklık çukurlarla kaplıdır. Balçık kelimesi ki çamur anlamına gelir, buna Asya kıtasını konu alan topografya haritaları üzerinde sıkça rastlanır. (kamış, batak ve kum kelimeleriyle birlikte) Takır olarak adlandırılan topraklar mutlaka ve her zaman çıplaktır “/…/ “Takır topraklar her türlü tarıma elverişsizdir; çünkü bu toprak sadece kilden oluşmakta, bir tuz rezervi içermemekte, suyun bir bitkinin yasamasına olanak tanıyacak kadar yer altına inmeden buharlaşmasına sebep olmaktadır. Kış mevsiminde ve ilkbaharda oluşan su birikintilerinin buharlaşması sonucu kaygan bir yüzey oluşur ki bu develerin ayaklarının rahatlıkla kaydığı, güneşin killi toprağı ateşteki bir çömlek gibi çatlattığı, toprağa tesadüfen düşmüş tohumların köklerini pişmiş toprağa uzatacak ne zamanı ne de gücü bulabildiği ilkbaharın tutuşturucu ilk güneşlerince oluşturulmuş bir yüzeydir."(LeonCahun: Asya Tarihine Giriş,s :17. Türkçesi: Sabit İnan Kaya. Seç Yayın)

Böyle doğa koşullarında tarım değil, ancak göçebelik yapılabilirdi. Tüm bozkır göçebeleri, işte iklimi böylesine sert, dolayısıyla tarımsal üretime uygun olmayan Asya bozkırlarında sürekli yer değiştirerek hayvan sürüleri yetiştirerek yaşamlarını sürdürüyorlardı. Yaşanılan coğrafyanın iklim koşulları göçebe yaşamı bir zorunluluk haline getirmişti. Nitekim, yararlandığımız kaynaklarda, sözünü ettiğimiz coğrafyada, ilgi alanımızı oluşturan Tük-Moğol toplulukları hakkında- gerek Asya ve gerekse Avrupa’da tarımsal üretim yapan toplumlarıyla komşu oldukları halde- tarımsal bir faaliyet (tahıl, bahçe-bostan işleri) kaydedilmemiştir.

Bozkırdaki yaşamın zorluğu hakkında çok sayıda örnek verilebilir. Çinli Rahip Çan Çun’un şu sözleri bozkır göçebe yaşamının ne olduğunu çok net ortaya koyuyor:

“ ...Yaratan ( Halik: Tanrı ) alemi, yaratırken niçin bu yerdeki insanlara at ve sığır sürülerine çobanlık etmeyi emretmiş?”( B. Y. Vladimirtsov: Agy,s: 60)

Türklerin Orta ve Doğu Asya’daki göçebe yaşamları hakkında en eski ve en güvenilir kaynaklar olarak kabul edilen Çin kaynaklarında, Türklerden ilk olarak İ.Ö. 800 yıllarında söz edilir. İ.Ö. 8. ve 3. yüzyıllar döneminde Çin’in kuzey bölgelerinde Türk boyları Moğol, Tunguz, vb öteki boylarla birlikte yaşarlar. Ancak, Çinliler İ.S. 3. yüzyıldan itibaren bu boylara farklıadlar vermişlerdir, bu nedenle de boyların sürekliliğini, toplumsal ve siyasal yapılarını izlemek olanağı kalmamıştır. Bu boylardan “Junglar” şöyle anlatılmaktadır:

“Yurtlarını sık sık değiştiririler ve toprağa pek az önem verirler. Yurtları satın alınabilir. Dil ve giyim ile arazi ve değer ölçüleri bakımından Çinli’lerden tamamen ayrılırlar. Post giyerler. Hububat yemezler. Soldan ilikli elbise giyerler. At, sığır ve koyunlarla birlikte göçerler. Kumaş bilmezler. Ölüleri yakarlar, dumanda tütsülenirler. ...İki ak köpekten türemişlerdir. Köpek tabularıdır”(W. Eberhard: Çin’in Şimal Komşuları, Aktaran: Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi, 1. kitap s:420 .)

Böyle doğa koşullarında tarım değil, ancak göçebelik yapılabilirdi. Göçebelik ekonomik bir zorunluluktu ve böyle bir zorunluluk her yere oranla Doğu Türkistan'da fazlaca görülmüştür. Burada hayvanları beslemek ve yetiştirmek için otlak bile hemen hemen hiç yoktu. Arazi su arkları vasıtasıyla sulanmadığı takdirde ne hayvancılığa ve ne de ziraata elverişli olmayan bir çöl halinde kalıyordu. Türkler, iklimi böylesine sert, dolayısıyla tarımsal üretime uygun olmayan Asya bozkırlarında sürekli yer değiştirerek hayvan sürüleri yetiştirerek yaşamlarını sürdürüyorlardı. Ancak, göçebelik çok çetin bir yaşamdır, her an bir saldırıya maruz kalınabildiği gibi açlık dolayısıyla da her an saldırmaya hazır olunmalıdır. Cengiz Han’ın, Nökerlerindenbirine söylediği şu sözlerden bozkır yaşamının doğal olaylara ne denli açık ve zor olduğunu anlama mümkündür.

“ ...karanlıkta ve sisli günde yolu şaşırmadın; kargaşalık ve bozgunluk anlarında sen benden ayrılmadın; soğuğu ve yağmuru benimle beraber gördün...”(B.Y. Vladimirtsov: Moğolların İçtimai Teşkilatı,s:91).

Söz konusu coğrafyada Türklerden başka Moğol, Tunguz, Sarmat, Slav, İskit, vb boylar da yaşamlarını sürdürüyorlardı. Bu göçebe kavimlerden Moğolların göçebe yaşamları, çok genç zamana kadar, hatta şimdilerde bile az çok sürüdüğü için- onları yakından izleyen, Çinli, İranlı, Arap-İslam, Ermeni yazarlar ile Avrupalı seyyahlar (gezginler) tarafından çok ayrıntılı olarak incelenmiştir.

“Moğol istilası, Moğollar’ın zapt ve tahrip ettikleri bütün memleketlerin tarihçileri tarafından işlenmiştir. Bu konuda daha ziyade İran ve Çin kaynaklarına, bazı nadir ahvalde de Ermeni kaynaklarına müracaat etmek zorundayız”.(VassiliyViladimir oviçBarthold: Moğol İstilasına Kadar Türkistan, s:44. Hazırlayan: Hakkı Dursun Yıldız. Türk Tarih Kurumu Yayınları.)

Moğollar, iklimi böylesine sert, dolayısıyla tarımsal üretime uygun olmayan Asya bozkırlarında sürekli yer değiştirerek hayvan sürüleri yetiştirerek yaşamlarını sürdürüyorlardı.

“Dünyanın diğer çoban kavimlerinde olduğu gibi. Moğol göçebeleri de sürülerine otlaklar arayarak senede birkaç defa yer değiştirirler, göç ederlerdi. Bu göçler, mahallin tabii şartlarına ve sürülerin az veya çokluğuna göre tanzim edilirdi. Kış için kuru ot hazırlamazlardı; fakat bir yerden bir yere göçlerini öyle tanzim ederlerdi ki kış sürülerin, kökünde kurumuş otları bulup otlamalarına elverişli olan yerleri muhafaza eder, kışın oralara konarlardı. Göçler ve meralar sürülerin cinsine göre değiştirilirdi: koyunlar için iyi olan mezralar, at sürüleri için iyi olmazdı. Camuga, Cengiz Han’a diyor ki: ‘eğer biz şimdi bir dağ yamacına konarsak at sürüleri besleyenler yurt kazanır; eğer akarsu yanına konarsak koyun ve kuzu çobanları boğazlarına yiyecek bulurlar’. .. hayvan sürüleri ne kadar kalabalık olursa o kadar çok ve sık göçmek icabederdi.” (B.Y. Vladimirtsov,: Agy,s:61)

Hem bu kayıtlardan, hem de başka tarihi kaynaklardan Moğol göçebelerin temel ekonomisinin hayvan besiciliği olduğu anlaşılmaktadır.

. “... sütle beslenirler, deriden dikilmiş elbise giyerler, keçe çadırlarda yaşarlar”. (B. Y. Vladimirtsov: Agy,s: 60).

Moğol göçebe yaşamı, başta etnik ve kültürel benzerlik olmak üzere bazı nedenden dolayı göçebe Türk topluluklarının (Hun, Göktürk, vb) yapısının anlaşılmasında/ çözümlenmesinde bir model oluşturmaktadır. Moğol göçebe topluluklarından sosyo-kültürel yönden ancak ayrıntıda farklılık gösteren Türk göçebe topluluklarından ilk izlenebilenler Asya Hunları’dır. Bunların da temel ekonomisi hayvan besiciliğidir, az miktarda tarım yapılır.

“Bunların ekonomisine büyük hayvan yetiştirme ekonomisi denilebilir. Özellikle at yetiştirilir, eti ve sütü yenir, içilir. “Sığır ve koyun da beslenir. Aynı zamanda az miktarda yardımcı tarımla da uğraşılır, böylece kış yemi ile ek yem sağlanır idi. Avcılık da ek besin kaynağı olarak bir rol oynar idi. Fakat Çin Han sülalesi (MÖ. 206 - MS. 220) döneminde Hunlar’da tarım yavaş yavaş kalkar. Çünkü Çin'den buğdayın ticaret yoluyla elde edilmesi daha ekonomiktirEberhard’dan aktaran: Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi. Birinci Kitap. S:457. Tekin Yayınevi).
(NOT: At eti yenilmesi Oğuzlar Müslüman olduktan sonra da devam eder.” Aygır atımı boğazlayıp aşımı verin.” ( Muharrem Ergin: Dede Korkut Kitabı, s: 113). “Kangılı Koca Oğuza girdi. Yeşil, alaca, güzel çimene çadır dikti. Attan aygır, deveden erkek deve, koyundan koç kestirdi. Düğün etti. Kudretli Oğuz beylerini ağırladı.” ( Agy,s: 158,233).


Asya Hunları’nın dağılmasından 400 yıl sonra Avrupa Hunları’nın yaşantıları da Asya Hunları’nın devamı niteliğindedir; ekonomileri hayvan besiciliğinin yanında komşu boyların -kabilelerin talan edilmesine dayanır.

“Ulusal hedefler konusunda bir amaçları olmayan, otlaklara bağlı Hunlar, sürekli göçebe yaşayan kabilelerden oluşuyordu. Savaşçı erkekleren önde at sürerken, kadınlar ve çocuklar hayvan derileriyle örtülü arabalarda zaferin ganimetleriyle arkadan yol alırlardı....Tek düze ve uzun göçlerine tek ruh veren, doğaya saygının ifade edildiği türküleriydi Bu türkülere, sürekli şaklayan kırbaçların sesi ve atların kişnemeleri karışırdı.”.(Wess Roberts: Hun İmparatorluğu. Attila’nın Liderlik Sırları. Çeviren Yakut Eren, s: 20. Rota Yayıncılık, İstanbul.)


(Bugün ‘Türkiye Türkleri’nin büyük çoğunluğu duygularını-daha çok üzüntü, acı, umutsuzluk olmak üzere- türkülerle ifade ederler. “Türkü, Türklerin özüdür dense yeridir.)

Romalı yazarAmmianusMarcellinus(322-400) Avrupa Hunları hakkında şöyle yazmıştır:

“Hun boylarının ekonomik koşulları ağır ve üretim düzeyi düşüktür. Çiğ yabanıl kökler ve eğer altında yumuşatılmış çiğ et yerler...Yün elbise giymezler. Parça parça oluncaya kadar sırttan çıkarılmayan keten gömlek, deri ceket taşırlar ve bacaklarına keçi derisinden tozluk sararlar.” (Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi. Birinci Kitap. S:487. Tekin Yayınevi).


Bu kadar zor ve ağır koşularda yaşamanın, yaşamı anlamlı kılan ve paha biçilemez bir başka yanı vardır: sınırsız özgürlük.

“Uzun zamandır bağımsız kavimlere bölünmüş olan Hun ulusu, göçebe yaşantının romantizmine uyuyordu. Hunlar, son derce bağımsız, birden fazla ırkın bir araya toplandığı, çeşitli dillerin konuşulduğu kavimler halinde yaşıyorlardı.Onlar bir ulus değil, sadece gelenek ve göreneklerle birbirlerine bağlı küçük kavimlerdi. Komutanlar - boy veya oymak beyleri- kavimlerini istedikleri gibi yönetiyorlardı, kendilerine göre ganimet alıyorlar, kaynaklar tükendiğinde yeniden göçe başlıyorlardı. Bir sonraki hedeflerinin neresi olacağı konusunda plan yapmaya bile gerek görmüyorlardı.Hunlar, farklı ülkelerin egemenlikleri altındaydılar. Kavimlerin komutanları ve savaşçıları genellikle kendilerini satıyorlardı, kendi ırklarından insanlara karşı bile savaştıkları oluyordu. Bu kadar dağınık yaşayan bir halk arasında ulusal bilinç olamaz, herkes kendi çıkarını düşündükçe ortak bir hareket düşünülemezdi. Köksüz, ihtiyaç ya da isteklerle oradanoraya giden Hunlar kendileri için hiçbir yararı olmayan savaşlarda güçlerini boşuna harcıyorlardı”.( W. Roberts: Agy,s: 94).

Asya Hunlarının dağılmasından 300 yıl sonra, boy kalıntılarından daha Batı’ya gidenler Avrupa Hun göçebe konfederasyonunu oluştururken, Asya‘da kalan boy kalıntılarından -Avrupa Hunları ile hemen hemen eş zamanlı olarak - “Göktürk” göçebe konfederasyonu kurulur. Asya Hun Devleti’nin dağılmasından sonra, Çin’in kuzey bölgelerinden Altaylara göçmek zorunda kalan bu parçalanmış ve dağılmış Hun boy kalıntıları, bazı Töles oymakları, “Juan-Juan” ve “To-ba” kalıntıları Aşına soyunun egemenliğinde, “Türk Budun”u meydana getirir. Çin kaynaklarına göre,” İ.S. 522’ de Bumin’in liderliğinde önceki efendileri olan Juan-Juan’ları yenerler ve Bumin, “Kağan” ilan edilir, böylece “Göktürk “ devleti tarih sahnesine çıkar. Hunlarda kullanılan “Tanhu” unvanı yerine Göktürk göçebe imparatorluğunda “Kağan” unvanı kullanılır.( Doğan Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, 1. Kitap, s: 589)

Asya Hunları’ndan yaklaşık 700, Avrupa Hunları’ndan yaklaşık 400 yıl sonra bile Türk göçebe topluluklarında sosyoekonomik durum değişmemiştir. İ.S.921 yılında Arap gezgin İbnFadlan’ın Oğuz boylarındaki gözlemleri yaşam koşullarının değişmediğini gösterir. Ibn Faldan, Bağdat’taki Abbasi Halifesi Muktedir’in(895-932) elçisi olarak, o devirde bile göçebe bir yaşam sürüdürenTürk kökenli Volga Bulgarlarını İslam dinine davet için görevlendirilen elçilik kurulunun başkanıdır. Elçilik kurulu 921 yılında yola çıkmış, yaklaşık 1 yıl süren bir yolculuktan sonra Volga Bulgarlarının çadırlarına varmıştır. Bu 1 yıllık süreçte Oğuz Türkleri başta olmak üzere Asya steplerinde çadırlarda göçebe yaşam sürdüren çok çeşitli Türk boylarının obalarından geçmişer, bazı obalarda günlerce hatta aylarca misafir kalmışlardır. Bu süreçte o topluluklarda kadınların aile ve toplumdaki statüsü, homoseksüellik, kölelik, beslenme ve giyim tarzları gibi birçok ayrıntıyı “Rihla” (seyhatname) adıyla yayınlamıştır. Bu notlara göre, erkeklerin olduğu her ortamda kadınlar da vardır ve onlar da söz alıp düşüncelerini, görüşlerini açıklarlar. Oba toplantısında, herkes düşüncesini açıklayabilmekte ve hatta oba şefini azarlayabilmektedir. Bu olguya Arap elçilik kurulu şaşkınlıkla bakar! Kadınlar ve erkekler aynı nehirde birlikte yıkanırlar. Zina veya tecavüz cezası ölümdür. Homoseksüellik ve kölelik toplumsal bellekte yoktur, yani toplum böyle bir cinsel ilişkiyi de, insanları hayvanlar gibi pazarlara götürüp satma veya satın almadan habersizdir. (Kölelik daha sonra İslam dini ile tüm Türk boylarında bir geçim kaynağı olarak çok yayılacak ve özellikle yerleşik yaşama geçip Müslüman olan Türkler, göçebe kafir soydaşlarını esir ettiklerinde Semerkant, Buhara, Bağdat, Şam, Halep,vb kentlerin köle pazarlarında satacaklardır.)

İbn-i Fadlan, Oğuz boylarını şöyle tanımlamıştır:

“Bunlar deri çadırlarda oturan göçebe insanlar. Bir süre bir yerde kalıp, sonra başka yere gidiyorlar. Yol üstünde bunlara ait çadırların her yanda kurulu olduğunu görüyoruz. Yasayışları güç, ama kendileri de yollarını yitirmiş eşekler gibi davranıyorlar... Oğuz komutanı, heyetimizin kendisine armağan ettiği yeni kaftanı giymek için sırtındaki işlemeli kaftanı çıkardığında, iç giysilerinin kirden çürümek üzere olduğunu gördük. Bu insanların geleneğine göre ten üstüne giyilen iç giysi eskiyip parçalanıncaya kadar üstten çıkarılmıyor." (Arthur Koestler,: On Üçüncü kabile. Hazar İmparatorluğu ve Mirası. Çeviren : Belkıs Çorakçı, s: 41-43. Say Yayınları , İstanbul.)

Bu kadar zor koşullar altında bile göçebelerin kayıtsızlığı hatta mutluluğu yabancı gözlemcileri şaşırtır. Çini Taoist Rahip Çan Çun,

“... ve onlar bütün ömürlerini Kaygusuz geçirirler, kendi kendilerine memnunun olarak yaşarlar. Reşidettin, “ormanlı kavimler hakkında Moğolların söyledikleri sözleri naklederek diyor ki; “Onların fikirlerine göre bu hayattan (yani avcılık ve orman hayatından) daha iyi bir hayat olmasına imkan yoktu. Ve onlar kadar mesut kimse bulunmazdı. (B. Y. Vladimirtsov: Agy,s: 60).

(Reşidettin: Yahudi asıllı İranlı hekim , bilgin ve devlet adamı; İran İlhanlı Devleti’nin veziri. Eski Moğol göçebeleri hakkında yazdığı “Cam’-üt tevarih” adlı eseri Moğol Tarihi konusunda temel kaynak kabul ediliyor. Müslüman gözüken Yahudi (kripto) idi, kafası kesilerek öldürüldü, Yahudi mezarlığına gömüldü. )
(Orman kavimleri: Ormanlarda yaşayan avcı kabileler. Bunlar, hayvancılıkla uğraşan göçebelerden daha ilkel bir yaşam sürüyorlardı.)

Göçebenin ve onun öncülleri olan avcı-toplayıcıların yaşadıkları hayattan keyif almaları sadece Asya bozkırlarındaki göçebelerin yaşam anlayışı değildir, Amerika yerlisi göçebelerde de aynı durum görülür. Güney Amerika ormanlı-avcı yerlilerini, Amerika’nın işgal edildiği 16.yüzyılın başlarından itibaren inceleyen Sosyologlar, Antropologlar onların davranışları karşısında hayret ederler.

“İster Amerikalı, isterse başka yöreli ilkel toplum insanı ya sürekli olarak yiyeceği peşinde koşmakta ya da hiç de varlık sürdürme derdinde olmayıp bütün gününü hamağında tütün tüttürmekle geçirmektedir. Brezilya yerlilerini ilk ziyaret edenleri de zaten bu hamak faslı şaşkınlığa düşürmüştür. Sağlıklı bir sürü erkeğin tarla ve bahçelerinde uğraşacakları yerde , karıları gibi, tüylerle, boyalarla uğraşmalarına şaşırıp kalmışlardır. .....Batı uygarlığının yayılışının ardında iki akisyom gizlidir; bunlardan ilki gerçek bir toplum olabilmek için Devlet’in koruyucu gölgesini arar, diğeri ise çalışmanın gerekliliğini içerir” ( Pierre Claster: Devlete karşı toplum.s: 151. Türkçesi: Nedim Demirtaş. Ayrıntı Yayınları).

Asya ve Avrupa’nın Verimli OvalarındaGöçebelik

Uygarlık sürecinde, İnsanlığın tarımsal üretime geçmesi “uygarlığa” geçişi olarak kabul edilmektedir. Bu konuda Antropologlar, Sosyal Antropologlar, Sosyologlar ve Materyalist düşünürler başta olmak üzere hemen hemen tüm bilim dünyası düşünce birliği içindedirler. Tahıl üretimiyle insanlar bir yandan hayvanları üretim aracı olarak kullanmayı öğrenirken, bir yandan da toprağı yaracak “karasaban”ı yapmayı başarmıştır. Karasabanın yapımı insanlığın teknolojik devrimidir.

Türk-Moğollarda çok uzun süreden beri süregelen göçebelik insanların iliğine işlemiştir sanki; nereye giderlerle gitsinler, tarım için en iyi koşullara sahip ovalarda bulunsalar da, o yaşamı terk edemezler. Oysa, doğu komşuları Çin, Güney komşuları Hint ve batı komşuları İran, daha sonraları Roma ülkesi tarımsal üretim yapan uygar toplumlardı. Uygar yerleşik toplumların komşuları oldukları ve onlarla sürekli ürün değişimi yoluyla ticaret yaptıkları halde Türkler yerleşikliğe geçip tarım üretimine geçmezler/geçemezler. Bu durum bazı araştırıcıları şaşırtır.

“Türklerin o zamanki medeni(uygar) hayat ile ilgileri konusunun izahı daha karmaşık meselelerdendir. Görüldüğüne göre Türkler hadarı-medeni (yerleşik-uygar) kavimlerden olan doğudaki Çinlilerin ve batıda da diğer kavimlerin, özellikle Sogdluların etkisinde kaldıkları halde tamamen veya çoğunlukla göçebe hayatı geçirmişlerdir”.( VassiliyViladimiroviçBarthold: Moğol İstilasına Kadar Türkistan, s: 35. Hazırlayan: Hakkı Dursun Yıldız. Türk Tarih Kurumu Yayınları)

Göçebe boyların en az hayvan besiciliği kadar önemli bir kaynağı da “talan” idi. Bu nedenle, boyların/budunların birbirlerini talan etmeleri günlük yaşamlarının olağan bir uygulaması idi. Aslında, ekonomi siyasası yağmaya, haraca ve talana dayanan her kabile toplumunun şiddeti bir yönetim biçimi olarak algılamasından/ uygulamasından daha doğal bir şey olamaz. Ekonominin temeli bu olunca, tarımsal üretim dışlanır, yasaklanır. Belki bunda, Eberhard’tan yapılan yukarıdaki alıntıda da görüldüğü gibi, Çin’in göçebeleri sınırlarında toprağa yerleştirmek istememe siyasetinin de etkisi vardır. Bozkır aristokrat sınıfının (yönetici sınıf, savaşçı soyluluk) tarımdan alacağı haracın büyüklüğünü kavrayamaması, çobanlık yapacak çok sayıda köleyi (unganbogolu) kolayca bulabilmesi ve böylece mülkiyetindeki hayvan sayısının artışının çekiciliği, belki de tarım üretimine geçişin önündeki aşılamaz engellerden biri olan yaşanılan coğrafyanın iklim koşullarından sonra gelen ikinci asıl nedendi. Bu nedenle, gerek Hunların ardılları olan Türk göçebeler ve gerekse Moğol göçebe kabileleri Çin’de işgal ettikleri tarım bölgelerini de otlaklarla dönüştürürler. Ve bu da Bey ailesi ( savaşçı soyluluk: bozkır aristokrat sınıfı) için zenginliklere dönüştürülür.

“Güçlü Hun beyleri, çoban köleler edinip geniş otlaklar üzerinde büyük çapta hayvancılığa girişmeyi yeğ tutarlar... Hunlar, bir yandan Çin köylülerini Kuzey’e yerleştirip tarımsal besin gereksinimini onlardan aldıkları vergilerle karşılamaya çalışırken, Eberhard’a göre, ‘daha III. yüzyıl başlarında köylüleri Güney Şansi’den , sonra da Doğu Şansi’den ve Hopei’nin bazı kısımlarından çıkartırlar, tarlaları otlak yaparlar.’ Bu otlaklarda beyler büyük sürüler edinirler, köleler eliyle sürüleri yetiştirirler”.(Doğan Avcıoğlu: Türklerin Tarihi. Birinci Kitap,s: 462. Tekin Yayınevi)

Asya Hun göçebe konfederasyonun dağılmasından sonra, boyların bir kısmı yaklaşık 400 yıl sonra Avrupa’da yeniden bir göçebe konfederasyon kurmayı başarırlar. Doğu ve Orta Avrupa’da tarım yapılan verimli ovaları ele geçirip tarım üretimi yapan yerleşik toplumlara komşu oldukları halde, tarımın önemini kavrayamazlar.

“...Aynı şekilde Attila da tarımın faydalarını anlamak istemez. Attila, Tuna nehrinin güneyinde bir çok kenti alır ancak yerleşmez, yağmalamakla yetinir”. (Doğan Avcıoğlu: Agy,s: 111).

Asya Hunları’nın ardılları olduğu kabul edilen Avrupa Hunları Doğu ve Orta Avrupa’nın tahıl verimi yüksek ovalarında da göçebe yaşam sürdürürler. Başka bir söylemle, Avrupa Hunları’nın yaşantıları da, Asya Hunları’nın devamı niteliğindedir; ekonomileri hayvan besiciliğinin yanında komşu boyların -kabilelerin talan edilmesine dayanır.

“Ulusal hedefler konusunda bir amaçları olmayan, otlaklara bağlı Hunlar, sürekli göçebe yaşayan kabilelerden oluşuyordu. Savaşçı erkekleren önde at sürerken, kadınlar ve çocuklar hayvan derileriyle örtülü arabalarda zaferin ganimetleriyle arkadan yol alırlardı.(Wess Roberts: Hun İmparatorluğu . Attila’nın Liderlik Sırları. Çeviren: Yakut Eren, s: 78-80. Rota Yaıncılık, İstanbul, s:19-20.)

Avrupa Hunları’nın kralı Atilla’nın(395-453) çocukluğu Roma İmparatorluğu sarayında geçmiştir. Orada kendisine bir esir gibi değil, bir soylu gibi davranılmıştı. Oradaki ekonominin temelini, yani toprağın üretim amacıyla kullanılmasını ve ticaretin önemini kavrayamamıştır. Kültürel gelişme de gösterememiştir; Hunların kralı olduktan sonra tipik bir Hun gibi giyinmiş, yemiş, yaşamıştır. Roma elçilik kuruluna Atilla’nın karagahında verilen şölendeki ayrıntılar çağının en uygar toplumu ile komşu olan göçebe Hun Türklerinin henüz barbarlığın orta aşamasında olduklarını gösterir.

“Elçilik kurulu, Bleda'nın ( Attila’nın kardeşi) karısının köyünde geçirilen geceden sonra yola koyulur, Attila'nın başkentine varır. Başkent, yolda rastladıklarından daha büyüçe bir köydür. Agaç ve taş bulunmayan geniş bir ovada kurulmuştur. Atilla’nın kolayca manevra yapabileceğl ve sürpriz baskınların önlenebileceği bir yerdir. Köyde, Atilla’nın evi daha özenle, düz ve cilalı tahtadan yapılmıştır. Ev, tahta kulelerle süslenmiş tahtadan bir çitle çevrilmiştir. Biraz uzakta başka bir çit içinde, elçilik kurulunun Atilla'dan sonra en kudretli kişi saydığı Onegesius'un evi vardır. Burada bir taş hamam da bulunur. Hamam, tutsak bir Romalı mimara yaptırılır. Mimar, hamam yapımı karşılığı serbest bırakılacağını sanırsa da, hamamcılıkla görevlendirilir. Bu iki evin dışındaki evler, çevrede ağaç ve taş bulunmadığından, saman ve çamurla yapılmış olsa gerektir... Attila, Hun kadınlarının üstlerinde tuttukları beyaz keten örtülerin altında sıralanmış kızlar arasında ilerler. Kızlar, Hunca şarkılar söyleyerek Attila'nın atının yanında yürürler. Onegesius'un evinin önünden geçerken, onun karısı Attila'ya şarap ve çerez sunar. At üstünde şarabı içen ve çerezleri yiyen Attila, evine gider. Daha sonra Onegesius'un karısı elçilik kurulunu ağırlar. Kurul, çadırlarını Atilla’nın çitine yakın bir yerde kurar... Kurul, Attila ile görüşmek için içeri giridiğinde, Attila, çadırda bir tahta iskemlede oturmaktadır... Kurul, gece şölene çağrılır. Şölen salonu, Attila'nın çitinin içindedir. Hun geleneğine göre, oturmadan önce içki sunulur. Şölen salonunun her iki yanında iskemleler vardır. Hunlar ve konuklar bu iskemlelere oturur. Attila'nın koltuğu odanın ortasında, giriş kapısına dönük konmuştur. Arkasında başka bir koltuk boş durur. Onun gerisinde, birkac adım ötede ve biraz yüksekte bir yatak vardır. Yatak, işlemeli bir keten perdeyIe şölen odasından ayrılmıştır. Burası belki de Attila'nın yatak odasıdır. Attila'nın hemen sağındaki iskemle, en önemli kişinin oturduğu yerdir. Oraya "başbakan“ durumundaki Onegesius değil, güçlü beylerden Hun soylusu Berichus oturur. Bizanslılar ikinci şeref mevkii ile yetinip Attila'nın hemen solunda yer alırlar. Attila'nın iki oğlu, babalarının önünde gözleri yere çevrilmiş olarak otururlar. Herkes oturunca bir şarap sunucu girer ve Attila'ya bir kase şarap sunar. Attila alır ve Berichus şerefine içer. Berichus hemen ayağa firlar ve şarap içilene kadar yerine oturmaz. O yerine oturduktan sonra, bütün konuklar Attila’ya aynı biçimde saygı gösterirler ve kaseden şarap içerler. Bu tören bitince, masalar getirilir. Romalıların yaptığı gibi, üç-dört konuk bir masaya oturtulur. Masalar, Roma kentlerinden elde edilmiş gümüş tabaklar içinde sunulan et, ekmek ve mezelerle doludur. Attila ise, tahta tabak içinde ve yalnız et yer. Kadehi de tahtadandır…Attila, sade bir ayakkabı giyer... Yemekler bitince, yenileri getirilir. Şarap içme törenleri yinelenir. Karanlık basınca meşaleler yakılır. İki şarkıcı, Attila'nın önüne gelip besteledikleri şarkıları okurlar. Onun yengilerini, savaştaki yiğitliklerini överler... Ertesi akşam Atilla, aynı biçimde ikinci bir şölen verir.... Atilla, şölende Bizans elçisiyle konuşur ve ondan Aetius’un gönderdiği Romalı sekreteri için; Bizanslı zengin bir karı ister.””.(Elçilik kurulunda bulanan diplomat Piriscus’un notlarından aktaran D. Avcıoğlu: Agy,s: 511-516).

Avrupa Hunlarından yaklaşık 700 yıl sonra bu kez Moğol kabileleri Cengiz’in Nökerlerinden (silah arkadaşı, ordu komutanı) Muhali’nin komutasında Çin’i işgal eder. Cengiz’in torunlarından Kubilay (1215-1294) birçok bozkır göçebe oymağı ile birlikte 1271 yılında Çin’e yerleşir. Çin'deki YuanHanedanlığı'nın kurucusu ve ilk imparatorudur. Ve onlar da tarımsal üretimin değerini-tıpkı, Attila gibi- kavrayamazlar, Moğol egemenler tarlaları otlağa çeviriler:

“ Kubilay, 1271 yılında 1 milyona yakın Moğol, Türk ve Tunguz’la Çin’e gelir, ...Kubilay yasalarına göre, Moğollar egemen soyu temsil ederler. Türkler ve öteki bozkır boylarına da ayrıcalıklar tanınır... Moğollar 200 bin Çinli köylü ailesinin bulunduğu araziyi askeri bölge yaparlar. Kuzey Çin’de geniş tarlalarda, köylüler kovularak otlak yapılır. “(D. Avcıoğlu: Agy: s 484-485).

Marco Polo(5 Eylül 1254 -1324) adındaki İtalyan gezgin, 1271 yılına Pekin’e gitti ve 2.5 yıl Çin’i dolaştı ([Üye Olmayanlar Linkleri Göremez. Üye Olmak İçin Tıklayın...] ). Kubilay’ın sarayındaki görkemi Avrupa’daki saraylarla karşılaştırmış. Yani, Cengiz soyu Çin’de bozkırdaki çadır yaşamını değil, Çin hanedanları gibi saray konforunu yaşamışlar. Ancak, Cengiz soyu yüz yıl sonra,1368’de, Çin’den çıkarıldığında yine bozkırda göçebe yaşama dönmüşlerdir. Mermer saraylarda ipek elbiseler içinden kıl çadırda hayvan postlarına bürünmek; çok ilginç bir durum!

Göktürklerin ve Moğolların anayurdu olan Orhun bölgesinde sadece başkent “ Karakurum” civarında az miktarda tarımsal üretimden söz edilir ancak bu tarımsal üretimi yerleşik bir toplumun üyeleri olan Çinlilerin mi, yoksa yerleşikliğe geçen Moğolların mı yaptığı belli değildir.

“..Moğolların hayatında ehemmiyetli (önemli) rolleri olmadığından köy iktisadiyatı (ekonomisi) bir tarafa bırakılabilir. Mesela Çjan-De-huy’un ‘Yol muhtıraları’nda şöyle bir kayıt vardır: ‘Karakurum havalisindeki (çevresindeki) ahali (halk) ziraatla ( tarımla) çok iştigal (uğraş) edeler. Tarlalarını arkla (su kanalı ile) sularlar; bostanlara da tesadüf edilir (rastlanılır)’. Şayanı teessüftür ki ( ne yazık ki) müellif ( yazar) bu ziraatla uğraşanların Moğol veya Çinli olduğunu zikretmiyor. Onun Kerulen mıntıkasından (bölgesinden) bahsederken (söz ederken) söylediği başka bir cümle de vazıh (açık) değildir: ‘ırmak yanında bir çok Çinli ve Moğollar yaşarlar; üstü toprakla kapalı birkaç kulübe vardır; çok ekin ekerler, fakat kenevir ile buğdaydan başka bir şey ekmezler’.” (B. Y. Vladimirtsov: Agy,s:187.)

Buğday ve kenevir ekenlerin Çinli mi, Moğol mu olduğu belli değil. Ancak, 16. yüzyılda Moğolların, eski ordu güçlerini yitirince tarımsal üretimi beceremediklerinden yeniden çobanlığa (göçebe yaşama) dönmek zorunda kalmaları ve çok daha önceleri, Çin-Moğol İmparatoru Kubilay’ın Çin’den Moğolistan’a olan buğday ihracını kesmesi nedeniyle, Karakurum çevresinde büyük bir açlığın ortaya çıkması buğday ve kenevir ekenlerin Çinli olduğunu işaret ediyor.
En son örneği Anadolu Selçuklu Devleti’nin egemenliğindeki Türkmenlerden verelim:

“Şiirde (Yunus Emre’nin) adı gecen Sarı Saltuk, Sarı Saltuk Baba'dır. Selçuk Şehzadesi İzzettin Keykavus II, kardeşi Rükneddin'in elinden kurtulmak için, 1261 'de, 50-60 obalık bir Türkmen topluluğu ile Bizans imparatoruna sığınır ve İstanbul'a varır. Bu Türkmenlerin başında Sarı Saltuk vardır. Bir zaman Bizans’ın başkentinde oturduktan sonra, yaylamaya alışkın bu "göçer iller", imparatordan kendilerine yaylak ve kışlak vermesini isterler. Bizans İmparatoru da, 1262'de bu Türkmenleri Dobruca'ya, Hıristiyan halkın arasına yerleştirir. Böylece Sarı Saltuk'un adı Balkanlar'da Müslüman-Hıristiyan halkın ilişkilerine karışır, Sarı Saltuk onları Müslüman eden bir efsane kahramanı haline gelir. 1300 'lerden sonra Balkanlar'da tutunamayan bu Türkmenlerden bir bölüğü yeniden Anadolu'ya dönecek; bir bölüğü orada kalarak Hiristiyanligi kabul edecektir. Adları Keykavus'tan inen ve bugün Romanya'da yasayan Gagauzlar bu Türkmenlerden kalmadır.” (Wittek,ten aktaran: İlhan Başgöz: Yunus Emre- I, s:132.)

Aynı dönemde Fars kökenli Mevlana Celalddin de, ki kendisi dini konuları işleyen bir şairdir, bir şiirinde Türklerin göçünü konu edinir:

“...bahar kışlaktan göçme zamanıdır. Türkler yaylağa yüz tutmuşlardır. Çayırlar gülümsemede, ormanlar taze yapraklar açmadadır. Artık koyunlara bıldırki otu vermenin lüzümu yok. Hüthüt kuşu ötüyor, kumru dem çekiyor, gül ve nilüfer açılmış, nisan yağmuru dünyayı güldürmededir.” ( Abdulbaki Gölpınarlı’dan aktaran: İlhan Başgöz: Yunus Emre-I, s: 98. Cumhuriyet Kitapları ).
Türkler 8. yüzyıldan itibaren İran topraklarında (Maveraünnehr’de) yerleşik yaşama geçmeye başlamalarına ve birçok uygar topluma vatan olan Anadolu’ya 1000’li yıllarda gelmelerine karşın, 1300’lü yıllarda bile ihmal edilemeyecek bir kitlesi göçebe yaşam tarzın yüzyıllarca sürdürmeye devam eder. Bilindiği gibi, Osmanlı’nın ilk kuruluş yıllarında aşiret konar göçerdir, ağırlıklı ekonomi hayvancılıktır.

”. kış yaklaşırken dağlardan ovalara indikleri ve yazın ovalardan dağlara çıktıkları sırada, Osman’ın arkadaşlarını ve sürülerini rahatsız ederdi”( Joseph VonHammer, Osmanlı Tarihi, Cilt I, s 5,6.Türkçesi : Abdülkadir Karahan. Milliyet Yayınları)

Osmanlı İmparatorluğu –bir uç beyliği olarak- 14. yüzyılın başlarında kurulduğuna göre, ki bu yüzyıl Avrupa’da “Rönesans”ın şafağının sökmeye başladığı dönemdir. Rönesans’ın başlangıcı olarak Roger Bacon (1210-1294) adındaki Hıristiyan din adamının Papa’ya gönderdiği” İnsan aklı her şeye yetiyor, Kilise ne işe yarıyor,“ anlamındaki mektubu olduğu iddia edilir. Yani, bugünün çağdaş Batı ulusları göçebe – yerleşik- feodal süreçlerini yaşamış burjuva devlet ve sanayi toplumlarına evrilirken Türk’ler hala göçebedir. Ekonomilerinin temeli tarım değil, binlerce yıldan beri süregelen hayvancılıktır.

Osman Bey, 1326 yılında 70 yaşında öldüğünde geride varlık olarak hayvan sürüleri bırakmıştır.

“Osman’ın altun, gümüş bırakmadığını, sade yaşadığını biliyoruz. Ölümünden sonra evinde bir kaşık, bir tuzluk, bir işlemeli kaftan, yeni bir sarık, birkaç ipekli kırmızı sancak, çok iyi atlar, ekim için birkaç çift hayvan, birkaç koyun sürüsü bulundu(Joseph VonHammer, Osmanlı Tarihi, Cilt I, s 5,6.Türkçesi : Abdülkadir KarahanMilliyet Yayınları ).
cebe isimli Üye şimdilik offline Konumundadır   sendpm.gif Alıntı ile Cevapla
Yukarıdaki Mesaj için Yandaki 34 Kullanıcı cebe'e Teşekkür Ediyor...